16 Şubat 2010 Salı

hergün bir şair (Küçük İskender)


küçük İskender mahlasıyla tanınan Derman İskender Över, 28 Mayıs 1964 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne girdi ve beş yıl eğitim gördü. Kendi arzusuyla bıraktığı tıp eğitimini takiben İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'ne de üç yıl kadar devam etti. Ağır basan sanat hayatı onu akademik ortamdan kopartarak edebiyat ve sinemaya sürükledi.

'Marjinal şair' olarak tanınmaya başlaması 1985 yılıdır. Günümüze değin bunca yıllık süreye onlarca şiir ve özgür metin, bir günlük, üç roman, iki özel derleme, bir inceleme, bir antoloji olmak üzere birçok kitap sığdırdı. Kimi Avrupa ülkelerinde çıkan antolojilerde şiirleri basıldı. Kanada'da yayımlanan Descant adlı edebiyat dergisinin Türkiye özel sayısında, ABD'de ise Murat Nemet Nejat'ın 'eda' kavramında yoğunlaştığı Türk şairlerinden çeviri antolojisinde kendine yer buldu. 2000 yılında İtalya'da düzenlenen Avrupalı Genç Şairler Yarışması'nda ( La Giovane Poesia D'europa Nel 1999 ) ilk ona girdi ve bu şairlerle birlikte kitaplaştırıldı. Yine aynı yıl içersinde uzun zamandır sinema dalındaki jürisinde de yer aldığı Orhon Murat Arıburnu Ödülleri'nde 'Bir Çift Siyah Deri Eldiven' adlı şiir kitabıyla birincilik alarak ödüllendirildi. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Fotoğraf Bölümü master öğrencilerine 'Postmodernizmin Görsel Malzemeye Etkisi' üzerine bir seminer verdi. 2001 yılında Almanya'da, 2002'de de Hollanda'nın çeşitli şehirlerindeki etkinliklerde konuşmacı olarak ve şiir performanslarıyla yeraldı. 2003 yılında Berlin'de düzenlenen İlk Türkiyeli Eşcinseller Kongresi'nde bu konudaki dekleresini okudu. 2004'te Newyork'ta ve Kuzey Carolania'da üniversitelerde konuşma yaptı ve tek kişilik okuma gecelerine konuk oldu. Ayrıca Türkiye'de farklı üniversitelerde ve liselerde panellere, workshop'lara katıldı. Bir dönem seslendirme, senaristlik, radyo programcılığı, şiir matineleri de yapan küçük İskender, içlerinde 'Ağır Roman' ve 'O Şimdi Asker'in de bulunduğu beş filmde de oyuncu olarak rol aldı. Halen Varık, Adam Sanat, Yasak Meyve, Kaçak Yayın adlı dergiler ağırlıklı olmak üzere yazmaya ve kitaplaşmış eserlerini yayımlamaya devam etmektedir.

-------------------------

bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık
kütür kütür küfrediyor gece imanıma
bir yaprak kırılıp suya düşüyor
su yaralanıyor su kanıyor şelale!

ah nasıl titredim tensiz
bir piyanist büküldü sanki
kesişen ayrışık doğrular gibi
çarpışıverdim yüzünle. Yüzün
öyle düzgün suna bir elyazısı
yüzün yüzüme aksedince
yüzün ayna alnımda
yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!

bitmemiş bir ömrün yalanısın
sen: kabuslarımın tabiri
çocukluğumun arta kalanısın!
öldüreceğim kendimi dudaklarınla
dudakların etle, şehvetle seferber
sen! bana inen son kutsal kitap
son fakir yatır
son aciz peygamber!

bir martıyı ağlattın işte
bir çocuk garanti intihar eder artık

Berlin'de Türk sineması gecesi


Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlenen 60. Berlin Film Festivali Berlinale çerçevesinde, Türk sinemasını tanıtmak amacıyla "Berlin'de Türk Sineması" gecesi düzenlendi.

Potsdamer Platz meydanındaki "Spielcasino" adlı oyun salonunda düzenlenen geceye, bazı oyuncu ve yönetmenlerin yanı sıra Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Ahmet Acet, Berlin Başkonsolosu Mustafa Pulat, çok sayıda büyükelçilik ve başkonsolosluk görevlisiyle Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) Berlin Eyalet Meclisi üyesi Bilkay Öney katıldı.

Büyükelçi Acet, Türklerin ve Türk sinemasının Berlin’i zenginleştirdiğini belirterek, Berlinale’nin, Türk sinemasının geldiği yeri göstermesi açısından büyük bir imkan olduğunu söyledi.

Türk sanatçıların Berlinale vesilesiyle Berlin’e çıkarma yaptığını ifade eden Acet, festivale katılan Türk filmlerinin de çok iyi bir temsil görevi yaptığını kaydetti.

Acet, ayrıca Almanya’da yaşayan Türklerin uyum sorunu olmadığını, bazı istisnaların abartıldığını, büyük çoğunluğun Alman toplumuna iyi bir şekilde uyum sağladığını ifade etti.

Geceye katılan yönetmen Ezel Akay da Berlinale’nin en fazla önemsediği festivallerden biri olduğunu belirterek, Berlin’de de hiç yabancılık çekmediğini ve kendisini Türkiye’deymiş gibi hissettiğini söyledi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Ankara Sinema Derneği tarafından düzenlenen gece için, Kavaklıdere, Efes, Oğlak Yayınları, Kalan müzik şirketi ve Kurukahveci Mehmet Efendi de sponsorluk yaptı.

Oscar Adaylarına Uyarı

ABD'de bu yıl 82. yapılacak Oscar törenlerinin organizatörleri, adayların, sıkıcı teşekkür konuşmalarından kaçınmak için yeni bir çözüm ortaya koydu.

Organizatörler, adaylardan, biri ödülü aldığı anda konukların huzurunda yapacakları iki konuşma hazırlamalarını istedi.

45 saniye sürecek ödülü kabul konuşmasında "Oscar'ın kendileri için ne ifade ettiğini" anlatmalarını isteyen organizatörler, "törenin en nefret edilen yanı" olarak nitelendirdiği teşekkür konuşmasını ise kuliste kameralara kaydetmeyi teklif etti.

Organizatörler, kuliste kaydedilen konuşmanın daha sonra internette yayımlanabileceği, kazananların bu kayıtları arkadaşlarına postalayabileceği ya da istediği şekilde değerlendirebileceği görüşlerini ortaya attı.

Steve Martin ve Alec Baldwin'in sunuculuğunu üstlendiği 82. Oscar törenleri 7 Martta yapılacak.

İranlı Protestocunun Öldürülmesi Görüntüsüne Ödül


ABD'de İranlı bir protestocunun vurularak öldürülmesini videoya kaydeden ve internet yoluyla dünyanın bundan haberdar olmasını sağlayan kimliği belirsiz kişiler, gazetecilik alanında verilen George Polk ödülüne layık görüldü.

Long Island Üniversitesinin verdiği, ABD'nin en önemli gazetecilik ödüllerinden biri olarak görülen George Polk'un, bu yıl ilk kez anonim bir çalışmaya verildiği bildirildi.

2009 Polk ödüllerini diğer kazananlar, Taliban tarafından kaçırılması ve cezaevinde tutulmasını anlattığı 5 bölümlük dizinin yazarı New York Times muhabiri David Rohde ve New Yorker dergisi çalışanı David Grann oldu.

Yunanistan'da iç savaş haberi yaparken öldürülen CBS muhabiri George W. Polk onuruna verilen ödüllerin, 8 Nisanda Manhattan'da yapılacak törenle sahiplerini bulacağı belirtildi.

Ödüllerin vasisi John Darnton, öldürülen İranlı protestocunun videosunun milyonlarca insan tarafından izlendiğini ve "İran'daki direnişin simgesel bir tasviri" olduğunu söyledi.

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın tartışmalı cumhurbaşkanı seçimini kazanmasını protesto ederken öldürülen müzik öğrencisi Nida Ağa Sultan'ın ismi, ülkede muhalefetin sloganı olmuştu.

15 Şubat 2010 Pazartesi

arşiv

‘’Sabah mahmurluğunu üzerinizden atabilmek için sıcak bir kahve gibisi var mı?’’ gibi bir başlıkla karşılaşmıştım okuduğum bir yazıda. Hani hak vermemişte değildim doğrusu. Şöyle dumanları üzerinden henüz ayrılmamış sıcak bir kahve kadar hiçbir şey beni kendime getirmemişti. Düne kadar!

Telefonumun aranan kimliği iletme sesiyle alarm sesini aynı ayarlamışım, sanırım üşengeçlikten. Uyur uyanık bir ses, arka fonunda yaşamın, tatlı tatlı tekrarlıyordu kendini. ‘’Hit the road jack!’’. Geç yatmak, geç kalmak, iş, uykusuzluk, üşengeçlik gibi bir çok miskin ifadeyle birleştirmiş kendimi, yatağımda sağa sola ve daha birçok yöne iki büklüm duruşlara ram olmuşken, alarmı kapatmak için telefonu elime aldım. Ve az önce bahsettiğim ses tonu aynılığının ilk defa o an farkına vardım. Çalan alarm değildi. O arıyordu. -ki burada bahsedilen o şiirlere konu olmuş, belli belirsiz hislerle beslenmiş, adına hayaller kurulmuş belki, belki bir sevdadan tükenmiş, bir çift göz ve tatlı bir tebessümün sahibesi!- Telefonda adını görmem, açmaya karar vermem ve yanıtla tuşuna basmam arasında yitirdiğim zaman zarfında yıllar önce okuduğum yazının başlığı aklıma geldi. ‘’Sabah mahmurluğunu üzerinizden atabilmek için sıcak bir kahve gibisi var mı?’’ eskiden hak verdiğim başlığı sonra çürütmek üzere beklemeye aldım düşüncelerimi ve çalan telefonumu cevapladım.

Yoğun hislerin başlangıcında insan,
Sevinin sesini, yüzünü yada kelimelerini hissetmek ister hep yanında, her an onunla konuşmak, her an onun hakkında yada onun kaleminden okumak..
Bundan olsa gerek telefonda sevinin sesiyle kendine gelen ve yüzümdeki mahmurluk ifadesinin yerine aptal bir gülümsemeyi yerleştiren bendenizin mesut halet-i ruhiyesi..

Kimilerine göre basit merhabadan ve günaydından ibaret olan,
Bana göreyse insan hakları bildirgesinin beyanından da öte konuşmamızın ardından, gözlerim fal taşı, içimde milyarlarca atomluk bir enerji.. Hali hazırda uzanır bulunduğum yatağın yüzünün dönük olduğu tavanda hayallerimle kayboldum.
Bir tek merhaba yeterliymiş sabahları, anladım..
Doğruldum..
Bilgisayarın ekranını kaldırdım,
Her sabah Kant gibi sistematik izlediğim prosedürü atlayıp kahvemsiz başladım okumaya, dünden güne olanı biteni..

İçimde yarınsı bir umut..
Yaşamsı bir huzur..
Bir merhaba..
Ve bin selam gelecek günlere..
Derken düşündüm;
‘’Sabah mahmurluğunu üzerinizden atabilmek için sıcak bir kahve gibisi var mı?’’
Evet,
Var..
Sevi sesi,
Tınısı..
Bir kelimesi onun,
Bir merhabası!




Uur

hergün bir şair (Aziz Nesin)


Aziz Nesin (asıl adı Mehmet Nusret) (d. 20 Aralık 1915, Heybeliada, İstanbul - ö. 5 Temmuz 1995, Alaçatı, Çeşme, İzmir), mizah, kısa öykü, tiyatro ve şiir dallarında pek çok yapıtı bulunan Türk, ateist[1] mizah yazarı. UNESCO'nun Index Translationum bilgisine göre Aziz Nesin Türkçe'den yabancı dillere eserleri en çok çevrilen 4. yazar durumundadır.

Aziz Nesin, 20 Aralık 1915'de İstanbul Heybeliada'da doğdu. Babası Abdülaziz Bey Giresun'un Şebinkarahisar ilçesine bağlı Ocaktaşı köyünden İstanbul'a yerleşti ve bahçıvanlık yaparak geçimini temin etti.[2] Abdülaziz Bey, torunu Ateş Nesin'e göre "dini bütün...II. Abdülhamit hayranı, sıkı bir Atatürk düşmanıydı"

Çalışma hayatı aslen Ankara Harp Okulu'nu bitirmesinin ardından asteğmen rütbesiyle orduya katılmasıyla başlamıştır Nesin'in. Ardından da subay olarak Anadolu ve Trakya’nın çeşitli yerlerinde görev yapacaktı.
1941'den başlayarak II. Dünya Savaşı yıllarında 2 yıl Trakya'da çadırlı ordugahta görev yaptığı bilinir. 1942'de Erzurum Müstahkem Mevkii İstihkam Taburu Bölük Komutanlığı'na atandı ve bir bomba kazasında yaralandı. Erzincan'da depremde yıkılmış bir cephaneliğin boşaltılmasıyla görevlendirildi. 1944'de Ankara'da Harp Okulu'nda açılan ilk tank kursuna katıldı. Aynı yıl Zonguldak'ta uçaksavar top mevzileri yaptırmakla da görevlendirildikten sonra üsteğmen rütbesindeyken “görev ve yetkisini kötüye kullandığı” suçlamasıyla askerlikten uzaklaştırıldı.
Askerlikten ayrılmasının ardından bir süre bakkallık, muhasiplik gibi işler yaptı. 1945 yılında ise gazeteciliğe başladı. Önceleri Sedat Simavi’nin çıkardığı “Yedigün” dergisine girdi; daha sonra Karagöz gazetesinde de yapacağı gibi redaktörlük ve yazarlık yaptı. Aynı yıllarda profesyonel olarak oyun yazarlığı yaptı ve Tan gazetesinde köşe yazarlığına başladı. 4 Aralık 1946'da bir grup üniversite gencinin Tan gazetesini yakması üzerine, sekiz sayı süren, “Cumartesi” adlı haftalık magazin dergisini çıkarmaya girişti. Bu dergi denemesi de sonlanınca, “Vatan” gazetesinde çalışmaya başladı. Aynı yıl, ilk bağımsız yapıtı olan "Parti Kurmak Parti Vurmak" adlı 16 sayfalık broşürü de yayınlanmıştı.
1946'da Sabahattin Ali’yle birlikte Marko Paşa mizah gazetesini çıkardı ve büyük ses getirdi. Dergi dönemin politikacılarını ve tiplemelerini sözünü esirgemeden eleştirmeyi bilmiş, tüm baskıların ve defalarca kapatılmasının getirdiği zor koşullara karşın ulaştığı satış rakamlarına ulaşmıştır. Ancak davalar ve suçlamalar dergi yazarlarına epeyi zor dönemler yaşatmıştır. Nitekim yeni adlarla sürdürmeye çalıştıkları "Markopaşa" ekolünün hararetle eleştirdiği Amerikan yardımının Türkiye üzerindeki emellerine değindiği henüz yayınlanmamış olan “Nereye Gidiyoruz?” adlı yazısı nedeniyle; 12 Ağustos 1947’de on ay ağır hapis ve üç ay on gün de Bursa’da “emniyet-i umumiye nezareti” altında bulundurulma cezasına çarptırıldı.
İkinci kitabı Azizname’yi 1948’de çıkardı. Taşlamalardan oluşan bu kitap için İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı. 4 ay tutuklu olarak süren dava sonunda mahkumiyet almadı; ancak 1949 yılında İngiltere Prensesi Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi, Mısır Kralı Faruk birlikte Ankara’daki elçilikleri aracılığıyla Türkiye Dışişleri Bakanlığı’na resmen başvurarak, bir yazısında kendilerini aşağıladığı iddiasıyla aleyhine dava açınca 6 ay hapse mahkum edildi.
1952'de İstanbul'da Levent'te bir dükkân kiraladı ve Oluş Kitabevi'ni açtı; Levent sakinlerine gazete dağıtma işini sürdürmekle beraber, iki küçük çocuğunun geçimini sağlayamayınca, 1953'de Beyoğlu'nda bir ortağıyla "Paradi Fotoğraf Stüdyosu"'nu kurdu. 1954'te Akbaba dergisinde takma adlarla öyküler yazmaya başladı. Zira edebiyat hayatında iki yüze yakın takma ad kullanmıştır.
1955'de 6-7 Eylül faciası olarak tarihimize gelen İstanbul'daki azınlıkların ev ve dükkânlarının korkunç yıkımına suçlu aranmaya başlanmıştı. Aziz Nesin de suçlu olarak Sıkıyönetimce tutuklandı.
Dolmuş”, (1955); “Yeni Gazete” (1957), Akşam (1958), “Tanin” (1960), "Günaydın" (1969), Aydınlık (1993) gibi dergi ve gazetelerde yayımlanan gülmece öyküleri, röportajlar ve fıkralarla Çağdaş Türk edebiyatının tanınmış ve en verimli kalemlerinden biri durumuna geldi.
1956'da Kemal Tahir’le birlikte Düşün Yayınevi’ni kurdu. 1958’de “Dolmuş-Karikatür” dergisi ile birleşerek 1963'e dek yayıncılığı tek başına sürdürdü. Bir yandan da Yeni Gazete, Akşam ve Tanin'de günlük köşe yazıları yazdı. 1962'de 42 sayı yaşayacak olan “Zübük” adlı mizah dergisini çıkardı.
1956 yılında İtalya’da (Bordighera’da) yapılan ve 22 ülkenin katıldığı Uluslararası Gülmece Yarışmasında ilk ödül olan Altın Palmiye’yi ‘Kazan Töreni’ adlı öyküsüyle kazandı. Ertesi yıl aynı ödülü ‘Fil Hamdi’ adlı Öyküsüyle ikinci kez kazandı. İlk ödülünü 1960 yılında devlet hazinesine bağışladı.
Yayınevinin Şubat 1963’te yanması üzerine, yazarlığı tek uğraş edindi. İlk kez 1965 yılında -ancak elli yaşındayken bu hakkı elde edebilmişti- bir pasaport alabildi. Berlin ve Weimar'daki Antifaşist Yazarlar Toplantısı'na davetli olarak katıldı. Altı ay süren bu ilk yurtdışı gezisinde, Polonya, Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'a gitti.
Nesin, 1966'da Bulgaristan'da yapılan uluslararası gülmece yarışmasında birincilik ödülü olan Altın Kirpi'yi "Vatani Vazife" adlı öyküsüyle kazandı. 1968'de Milliyet Gazetesi'nin açtığı Karagöz oyunu yarışmasında "Üç Karagöz" oyunuyla birincilik ödülü aldı.
1969'da Moskova'da yapılan uluslararası gülmece yarışmasında "İnsanlar Uyanıyor" adlı öyküsüyle Krokodil birincilik ödülü, 1970'de de Türk Dil Kurumu'nun oyun ödülünü "Çiçu" adlı oyunuyla kazandı
1972’de Nesin Vakfı’nı kurdu. Vakıf’ta, her yıl belirli sayıda alınan kimsesiz ve yoksul çocukların bakım ve eğitimlerini üstlendi. Kitaplarının tüm gelirini vakfa bıraktı.
1976-1980 arasında her yılın edebiyat ürünlerinden seçmelerin bulunduğu "Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı"'nı çıkardı. 1974'de Asya-Afrika Yazarlar Birliği'nin Lotus ödülünü kazanan Nesin, 1975 Lotus ödülünü almak için Filipinler'in başkenti Manila'da yapılan törene katıldı. 1976'da Bulgaristan'da Gabrovo kentinde düzenlenen gülmece kitabı uluslararası yarışmasında birinciliği elde ederek Hitar Petar ödülünü kazandı. 1977'de Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı seçilen Nesin, bu göreve uzun yıllar devam etti.
1978'de "Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz" adlı romanıyla Madaralı Roman Ödülü'nü kazanırken, 1982'de Vietnam'daki Asya-Afrika Yazarlar Birliği toplantısından dönüşte Moskova'da kalp hastalığından hastaneye kaldırılan Nesin, "Kalp Hastalıkları Araştırma Merkezi"nde bir ay kalarak tedavi gördü.
1983'de Amerika Birleşik Devletleri'nde Indiana Üniversitesi'nin düzenlediği uluslararası toplantıya çağrılan Nesin, pasaportu geri alındığı için bu toplantıya katılamadı.
20 Aralık 1984'de Şan Sinema Salonu'nda 70. doğum günü töreni yapıldı. 1984'de Aydınlar Dilekçesi girişiminde bulundu. 1985'de Ekin A.Ş'nin kurulması girişiminde bulundu. Aynı yıl, İngiltere'de PEN Kulüp onur üyeliğine seçildi ve TÜYAP'ın düzenlediği "Halkın Seçtiği Yılın Yazarı" ödülünü kazandı.
Nesin, 1989'da "Demokrasi Kurultayı"nın toplanmasında etkin görev aldı ve oluşturulan "Demokrasi İzleme Komitesi"nin iki başkanından biri oldu. Aynı yıl, Sovyet Çocuk Fonu'nun ilk kez verilen "Tolstoy Altın Madalyası"na değer görüldü.
19 Mart 1990'da Ankara Sanat Kurumu'nda 75. yaşını kutlayan Nesin, 2 Temmuz 1993'de Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılmak üzere Sivas'a gitti. 35 kişinin yaşamını yitirdiği Madımak Oteli katliamından sağ kurtuldu.
Yazar, söyleşi ve imza günü için gittiği Çeşme Alaçatı’da, (Sivas Katliamı"nın 3. yıldönümünden 3 gün sonra) 5 Temmuz’u 6 Temmuz’a bağlayan gece sabaha karşı geçirdiği kalp kriziyle öldü. Cenazesi Çeşme Cumhuriyet Savcısı’nın isteğiyle otopsi yapılmak üzere 6 Temmuz’da İstanbul Çapa Tıp Fakültesi’ne getirildi. 7 Temmuz 1995’de vasiyeti gereği hiçbir tören yapılmaksızın ve yeri belli olmayacak şekilde Çatalca’daki Nesin Vakfı’nın bahçesine gömüldü. Ardında 80 yıllık mücadele, sayısız başarı ve "Nesin Vakfı"'nı bıraktı.
Ankara Uluslararası Film Festivali çerçevesinde verilen özel ödüllerin arasında "Aziz Nesin Emek Ödülü" verilmektedir.

--------------------------

Demek yazamadan
Demek okuyamadan
Demek konuşamadan
Hem de ölmeden yaşanabilirmiş
Ama sevmeden yaşanamıyor Üçgülüm

Bir ölüyle bir canlı
Bir bedeni bölüştük
Sağ yanım ölmüş
Sol yanım capcanlı

Demek yazamadan
Demek okuyamadan
Demek konuşamadan
Ama düşünebildiğim için seni yaşıyorum
Yaşayabildiğim için sevmiyorum
Sevdiğim için yaşıyorum

Bir kolum bir elim bir bacağım ve dilim tutmuyor
Öyle bir sevgi var ki içimde
O beni hâlâ diri tutuyor
Yazamasam da okuyamasam da konuşamasam da
Seviyorum seni Üçgülüm
Sevdikçe yaşıyor yaşadıkça seviyorum

Aziz Nesin

"İbni Haldun" Üzerine Yeni Bir Çalışma


Alternatif Politikalar Merkezi (APM) "İbni Haldun-Hayatı ve Eserleri Üzerine Düşünceler" adlı araştırma kitabını yayınladı.
Prof. Dr. Fuat Andıç, Prof. Dr. Süphan Andıç ve Prof. Dr. Mustafa Koçak'ın kaleme aldığı APM'nin yeni kitabıyla, İbni Haldun'un düşüncelerinin günümüz siyasetine ışık tutmasını amaçlanıyor. APM Başkanı Dr. Mahmut Koçak, kitabın sunuş yazısında, okuyucuya sunulan "İbni Haldun, Hayatı ve Eserleri Üzerine Düşünceler" adlı kitabın, tarihe mal olmuş ve dünya kültürüne büyük katkılar sağlamış bulunan düşünür ve yazarları Türkiye'ye tanıtma çabasının bir sonucu olduğunu belirtiyor. İbni Haldun'un on dördüncü yüzyılda yaşamış bir sosyal bilimci olduğunu, Avrupa'nın böyle bir sosyal bilimcinin gelmesini çok daha uzun yıllar beklediğini ifade eden Koçak şöyle devam diyor:
"İbni Haldun, kendisine yabancı olan çevrelere "Doğu'nun Machivelli'si-Montesquieu'sü" olarak takdim edilir. Bu Avrupa-merkezci takdim, İbni Haldun'u yücelttiği gibi, göreli olarak onu küçümsemektedir de. Çünkü aksini söylemek, yani Machievelli-Montesquieu için "Batı'nın İbni Haldunları' demek de pekala mümkündür. Bu iki takdim, anılan düşünürlere nereden baktığınız ile alakalıdır. Bu bağlamda birinci takdim, bir Batılı için kabul edilebilir bir tanımdır. Ancak bunun bir Doğulu tarafından kullanılması trajik ve fakat somut gerçekliği yansıtan bir durumdur."

İbni Haldun isminin APM için bilinçli bir tercih olduğunu vurgulayan Koçak, "Çünkü içinde yaşadığımız toplumun değer ve düşüncelerini çok önemsiyor ve kötü bir kopyacılıktansa, kendi gerçeğimizle geleceği kucaklamamız gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle anılan eserin inancımızı paylaşan her kesimden herkese yararlı olmasını umuyoruz" diyor.