21 Şubat 2010 Pazar

hergün bir şair (Faruk Nafız Çamlıbel)


Faruk Nafiz Çamlıbel (18 Mayıs 1898, İstanbul – 8 Kasım 1973, İstanbul), Hecenin Beş Şairi'nden biridir.
Tıp Fakültesinde bir süre ögrenim gördükten sonra Kayseri, İstanbul ve Ankara'da uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptı. Ünlü "Han Duvarları" adlı şiirini Kayseri Lisesi'ne edebiyat öğretmenliği görevine gelirken yazdı.. Ayrıca, Kayseri Lisesi Marşı 'nın güftesi de onundur. 1946'dan 27 Mayıs 1960'a kadar Demokrat Parti İstanbul milletvekili seçildi. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin ardından kısa bir süre Yassıada'da, daha sonra da Celâl Bayar ve diğer DP milletvekilleri ile birlikte Kayseri Kapalı Cezaevi'nde tutuklu kaldı.Şiir dilinde yeni bir söyleyiş çığırı açmış, hececi şairlerin en üstünlerinden sayılmış ve şiir üslubu kendisinden sonra yetişen hece şairlerini etkilemiştir. Beş Hececiler'in en genci fakat en başarılı ismidir. İlk şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır. Bunlarda Yahya Kemal'in etkisinde kalır. Gerçek kişiliğini hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde görürüz. Sanatçı, halkın yaşantılarından çıkardığı konuları yine halkın söyleyiş ve nazım biçimleriyle dile getirir.Yepyeni görüşler getiren ünlü "Sanat" şiiri memleketçi şiirimizin ilk bilinçli bildirisi sayılabilir.Batı etkilerine kapalı halk şiirimize açık bir tutum içindedir.Bireysel konulara yönelmiştir.Şiirlerinde Anadolu'yu, memleket sevgisini anlatır.Şiirlerinde ele aldığı başlıca temalar aşk, hasret, tabiat, ölüm, kahramanlık ve ihtirastır.O, gücünü gösterişsiz söyleyişi içine serpiştirdiği lirizmden ve toplumun beğenisinden alır.Duygu ve düşünceyi bir arada yürüten, romantik ve realist konuları ve hayatları işleyen şiirleriyle ün yapmıştır.

--------------------

-Osmanzade Hamdi Bey'e-
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...

Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.

Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.

Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

Şehir Tiyatroları'ndan iki yeni oyun, bir sahne


İSTANBUL Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, önümüzdeki ay iki yeni oyunla seyircilerin karşısına çıkacak. William Shakespeare'in yazdığı, Kemal Başar'ın yönettiği Romeo ve Juliet ile Özen Yula'nın yazdığı, M. Nurullah Tuncer'in yönettiği Dünyanın Ortasında Bir Yer adlı oyunları, ilk kez martta tiyatroseverlerle buluşacak. Ayrıca, Martta Küçükçekmece Kültür ve Sanat Merkezi Sahnesi de 'perde' diyecek. Yeni sahnede Bozuk Düzen ve Gizli Oturum sahnelenecek.

!f İstanbul canlı yayına başladı



ULUSLARARASI Bağımsız Filmler Festivali !f İstanbul, bu yıl dünya çapında bir ilke imza atarak, '!f İstanbul'dan Canlı' projesini hayata geçiriyor. Bugün ve yarın festivaldeki Yeraltı Peygamberi, Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok, Aptallar Çağı, Bawke & Kış Ülkesi ve O, Bir Çinli filmleri Eskişehir, Balıkesir, Van, Samsun, Antalya, Lefkoşa, Diyarbakır, Antakya, Muğla, Batman, Çanakkale ve Mersin'in yanısıra, Ramallah (Filistin), Gümrü (Ermenistan) ve Tanger (Fas) şehirlerinde farklı noktalarda aynı anda izleyicilerle buluşacak. Sinema salonları olmayan veya salon olsa bile bağımsız sinema filmleri gösterilemeyen kimi şehir ve ülkelerdeki seyircilere ulaşmayı hedefleyen projenin getireceği bir diğer artı da, festivalin sinema seyircileri arasında oluşturmayı planladığı 'örgütlenme'ye somut bir ilerleme getirecek olması. '!f 2 İstanbul' dan Canlı'da filmler sona erdikten sonra filmleri izleyen seyirciler 15 nokta ile yapılacak bağlantı ile filmlerin yönetmenleri ile internet üzerinden söyleşi yapma fırsatını bulacak. Böylece uygulama sayesinde benzer düşünceleri paylaşan ama dünyanın farklı bölgelerinde bulunan kişiler, filmler üzerinden dünyanın geleceğine dair duyulan ortak kaygıları dillendirecek.

19 Şubat 2010 Cuma

hergün bir şair (Cezmi Ersöz)


Cezmi Ersöz, (d. İstanbul, 1959) Türk yazar, şair.
Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde Siyaset ve Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirdi. Yazın dünyasına yayımlanan şiir ve eleştirileriyle girdi. Reklam yazarlığı ve gazetecilik yaptı. Cumhuriyet, Güneş, Özgür Gündem, Aydınlık gibi günlük gazetelerde yazıları ve röportajları yayimlandı. Ardından haftalık 'Deli' dergisinde yazdı. Halen 'Leman' dergisinin yazarları arasında yer almış bir takım sorunlar nedeniyle ayrılmıştır. Şuan "Şizofren" dergisinde yazmaya başlayacaktır. İnsan-dünya ilişkisini, duygular ve olaylar karşılaştırması yaparak anlattığı çoğu eserinde hayatı sorgular. Gündelik zorunluluklardan, en temel ihtiyaçlardan ve insanın vazgeçemediği tutkularından bahseder. Eserlerinde yoğun bir melankoli ve karamsarlık fark edilir. İnsanın iç yolculuğunu melankolik bir dille anlatan bir yazardır.


------------------------------
Artık daha fazla böyle yaşayamazdı. İçindeki o sadece ve sadece kendisine ait olan özü ortaya çıkarmak ve onu yaşatmak istiyordu. Çünkü böyle, birden fazla ve kendisinin olmayan ve gerçek mi sahte mi olduğunun ayırdına varamadığı kişilikleri taşıyordu, sıkıntılı bir yük gibi... Peki, gerçek ve sadece ona ait bir özü var mıydı onun? Varsa neredeydi ve kimdi o? Öylesine çok maske kullanmış, öylesine çok değişik kalıplara girmiş, şekil değiştirmek zorunda kalmıştı ki, gerçek niteliğini yitirmiş olarak duruyordu. Belki de hiç olmadığı korkusuna kapılıyordu arada bir. Sık sık o gerçek özünü bulabilmek, ona ulaşabilmek için eve kapanıyor, günlerce hiçbir arkadaşını, yakınını aramıyordu. Kendisine yeni bir koza örmeliydi ve gerçek özünü bulduğunu sanıp, 'artık insanların içine çıkabilirim, onları gerçek kişiliğimle görüp, hissedebilirim' diye düşünüyor, yanlarına sevgi ve hasretle koşuyor, ama biraz konuştuktan sonra, konuşmanın yine kendisine ait bir öz olmadığını görüyordu. Bir başkasıydı sanki o. Ya da kimseye ait olmayan birinin özüydü taşıdığı. Unutulmuş, tesadüfen bulunmuş ya da korkudan, kaygıdan alelacele oluşturulmuş yapma bir şeydi. O ânı kotarması için, ilişkileri geçiştirebilmek, kendini orada o an için var edebilmek için yarattığı sahte bir kişilikti sanki...

Bu yüzden arkadaşlarına dostlarına sevgiyle, umutla koşar, sonra da yapma kişiliğinin yarattığı sıkıntı, tatsızlık, boşluk belli belirsiz bir kasvet duygusuyla yeniden gerçek özünü bulmak için evine, odasına dönerdi. Yine olmamıştı. İçindeki o gerçek öz, eğer bir ara var olmuşsa onu belki de sonsuza kadar terk etmiş, onu böyle öksüz, hep doyumsuz, geçicilik ve kenarda kalmış olma duygularıyla bırakmıştı. Bu hep geçicilik duygusuna, şu anlamsızlık duygusuna daha fazla dayanamazdı. Bir gün gerçek kendisiyle buluşacaktı. Bu tutkuyla bekleyiş, ona geçmişte bir ara, belki çok kısa bir süre bu özle birlikte yaşadığı inancını veriyordu. 'O vardı ki ben onu böylesine çok özlüyorum' diyordu... Şimdiyse 'binlerce hiç kimseydi'. Tek başına bile değildi. Çünkü tek başına olmak bir sağlam varoluştu ve bakım isteyen bir şeydi. 'Tek başınalık bir şans'tı.

Yalnız bile olamadığı, bir hiç kimse olduğu için bu yüzden kim gerçek dostu, kim düşmanı, kim onu seven, kim katili, asla içtenlikle anlayamıyordu, algılayamıyordu. İşte bu yüzden onu gerçekten sevenleri göremiyor, onu pek de ciddiye almayanlara çok yakınlık duyduğunu sanıyordu. Çoğu kez sevgisinden ve nefretinden emin olamadığı için hep endişeler ve kaygılar içinde ve güvensizlik duygularıyla yaşıyordu.

Hep bir doyum arıyor, ama yine hep açlık hissediyordu. Kahramanlık yapmak, cesur serüvenler yaşamak istiyor, ama korkuları buna izin vermiyordu. Hep o sahte kimliklerinin tümünden kurtulup çılgın ve başıboş bir aşk yaşamak istiyor, sonunda güvenli, ancak sıkıntılı, coşkusuz, tekdüze ilişkilere saplanıp kalıyordu...

Cezmi Ersöz

"TEKEL'in Sesi Var!"


İstanbul Kültür Forumu bir duyuru yayımlayarak TEKEL direnişiyle dayanışma çağrısında bulundu.

İstanbul Kültür Forumu bir duyuru yayımlayarak TEKEL direnişiyle dayanışma çağrısında bulundu. Çağrısında insanlık dramına dönüşen 4C uygulamasına karşı durmanın ahlaki bir durum olduğunu belirten İstanbul Kültür Forumu çağrıcıları Cumartesi günü Taksim ve Beşiktaş’ta basın açıklaması yapacak.

İstanbul Kültür Forumu’nun çağrı metni şöyle:
"TEKEL emekçilerine uygulanan 4-C nin bir insanlık dramına dönüştüğünü, buna karşı durmanın ahlaki bir durum olduğunu TEKEL işçilerine uygulanan vahşi ve insanlık dışı uygulamalara daha fazla sessiz kalamayan bizlerde sanatımızdan aldığımız güçle üreten insanlardan yana sanatımızın gücüyle destek olmaya karar verdik.

Günler, haftalar ve artık aylar geçmeye başladı.

Direnişin ilk günlerinden itibaren fotoğrafçılar tanıklıklarını an an, çizerler çizgileriyle, ressamlar renk ve lekeleriyle, yazarlar şiir ve yazılarıyla, sahne sanatları oyunlarıyla, müzisyenler şarkı ve sözleriyle, Tasarımcılar Grafikleriyle, Sinemacılar Filmleriyle TEKEL işçileriyle çadırlarda, meydanlarda, sendikalarda omuz omuza yürüdüler,yaşadılar.

Biz sanatçılar KESK Kültür Sanat Sendikamızın öncülüğünde bu direnişin bize öğrettiği, yarattırdığı eserlerin sergileneceği, müzik ritimlerini hep birlikte tutacağımız, 4-C uygulamalarına karşı:

20 Şubat 2010 Cumartesi günü
- Saat 11.00’de Taksim Tramvay Durağı’nda
- Saat 14.30’da Beşiktaş İskelesi Barbaros Heykeli önünde basın açıklaması yapacağız.

BİRLİĞİMİZ GÜCÜMÜZDÜR DİYEN İstanbul Halkının bizleri yalnız bırakmayacağına inanıyoruz.
TÜM İSTANBUL HALKINI TEKEL işçileri ile 4 – C uygulanan ve uygulanmaya çalışılan TÜM EMEKÇİLERE YARDIM ELİNİ UZATAN SANAT-SANATÇI KURUMLARIYLA BERABER BASIN TOPLANTISINA KATILMAYA ÇAĞIRIYORUZ.

İSTANBUL KÜLTÜR FORUMU”

“TEKEL’ in Sesi Var!” başlığında gerçekleştirilecek olan basın açıklamasına sergi ve müzik eşlik edecek.

“Nefes”in oyuncuları Sine-Sen’e başvurdu


Yaklaşık 2,5 milyon kişinin izlediği, 2009’un en çok hasılat getiren 3. filmi olan “Nefes: Vatan Sağolsun” filminin oyuncuları ve set emekçileri, ücretlerini alamadıklarını söyleyerek Sine-Sen'e başvurdu.

Oldukça iyi bir hasılat geliri getiren "Nefes" filminin oyuncuları, film vizyondan kalkalı aylar olduğu halde hala ücretlerini alamadılar. Filmin yönetmeni ve aynı zamanda iki ortak yapımcısından biri olan Creavidi şirketinin sahibi Levent Semerci, maliyetin çok fazla olduğunu ve borçlarını ödeyince elinde hiç para kalmadığını, filmin ortak yapımcısı Fida Film'den gelecek ödemeleri beklediğini söylerken, son tahlilde mağdur yine emekçiler oldu. Filmin 7 oyuncusu ve 2 set çalışanı, toplam 240 bin TL alacakları için Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen) Hukuk Danışmanı avukat Burhan Gün aracılığıyla yapımcı firmalar Creavidi ile Fida Film'e ihtarname gönderdiler.

Veresiye oynadılar
Nefes filminin çekimleri hava koşullarının elverişsizliği ve çeşitli teknik aksaklıklardan dolayı planlanandan çok daha uzun sürmüştü. Sabah gazetesi muhabiri Pervin Metin’e konuşan oyuncular, bu nedenle çok zor koşullarda çalışmak zorunda kaldıklarını ve sağlıklarını kaybetme noktasına geldiklerini söylediler.

Filmde “Kamil Astsubay” adlı karakteri canlandıran Sinan Ateş, "Yüzümde fünye patladı, bir süre duyamadım. Böbreklerimi üşüttüğüm için iltihap oldu. O süre içinde askerliğimi yapıyor gibi hissettim. Şimdi ise ne arayan var ne soran. Muhatap bile bulamıyoruz" diye konuştu.

“Terörist kadın” karakterini canlandıran Banu Çiçek de, “O kadar zor koşullarda çalıştık ki, sağlıklarını kaybeden arkadaşlarımız oldu. Yönetmen Levent Semerci bize ödeyecek parasının olmadığını, o nedenle filmden kazanılacak paranın yüzde 10'unu 39 oyuncu arasında pay edeceğini söylemişti. Hatta sözleşme imzaladık. Taahhütler yerine getirilmedi" dedi.

Yönetmen: Fida Film’den alacağımı bekliyorum
Yönetmen Levent Semerci ise, oyunculara bir mektup yazarak elinde hiç para olmadığını, oyuncuların isterlerse şirketin gelir-gider defterlerini kontrol edebileceklerini ve Fida Film’den gelecek olan ödemeleri beklediğini söyledi. Filmin çekimleri sırasında görüntülerin flu çıkması üzerine iflas ettiğini, Fida Film’in projeye 3 milyon dolar yatırması sayesinde filmin tamamlanabildiğini söyleyen Semerci, hasılatın iyi olması sonucu zararlarını karşıladıklarını ve Fida Film’den 1,5 milyon TL alacağı olduğunu belirtti. Bu paranın sadece çok küçük bir kısmını alabildiğini ve bunu da zaten oyunculara dağıttığını söyleyen Semerci, geri kalan ödemeleri beklediğini belirtti.

Fida Film: Ödemelerin hepsini yaptık, bizi ilgilendirmez
Semerci’ye cevaben bir açıklama yapan Fida Film ise, filmin Ocak ayı sonundaki toplam geliri olan 9.090.592 TL’den toplam maliyeti olan 8.006.300 TL düşülünce kalan kârın Levent Semerci’nin şirketi Creavidi’ye düşen %50’lik kısmının 542.143 TL olduğunu ve bu rakamın tamamının Kasım - Aralık ve Ocak ayında ödendiğini bildirdi. Semerci’nin sinema gösterimlerinden alacağı kalmadığını, bundan sonra ancak homevideo ve televizyon gelirlerinden pay alacağını belirten Fida Film, bu ödemelerin ise Şubat 2010 – Aralık 2010 arasında yapılacağının belirlendiğini, dolayısıyla şirketlerinin Levent Semerci’ye borçlu olmadığını duyurdu.

Şirket, Levent Semerci’nin oyunculara verdiği kârın %10’unu oyunculara pay etme sözünün de tamamen kendi inisiyatifinde olduğunun ve Fida Film’i bağlamayacağının altını çizdi.

17 Şubat 2010 Çarşamba

arşiv

02.ŞUBAT.2009 00:34:08

Şuursuzca yaşanıyor hayat. İnsanlar için yaşıyor insanlar. Herkesin kafatasında birilerinin acaba kendileri için ne düşünebilecekleriyle ilgili sorular ve geleceğe duyulan kaygılar var. Belki de bu yüzden özgürlük sadece kağıtlarda yazan bir masal olarak kalıyor ve insanlar ona bu denli uzak oldukları için kendilerini özgür hissetmek adına sürekli ondan söz ediyor. Oysa yarın ölmeyeceğimiz, bir dakika daha yaşayacağımız belki de, kesin değil. Ve yine bir dakika sonrasının kesin olmamasına karşın kalpler kırıyoruz. Alındırıyoruz insanları kendimize. En yakınımızı bile incitebiliyoruz istemeden.
Toplum baskısının sonucu bu. Sözlü kurallara dayanan bir geçmişi var kısıtlamaların. İnsanlar ne der? Acaba saçımı kısa kestirsem bana gülerler mi? Yağmurlu havada sokakta yavaş yavaş yürüsem ve o anın tadını çıkarsam acaba hakkımda ne düşünürler? Üstümde penye olmadan, yani çıplak bedenim üstü, balkona çıksam biri beni görse acaba hakkımda ne der? Bana kızarlar mı?
Sadece merakımdan soruyorum, bana üstüm çıplak balkona çıktım diye kötü gözle bakanlar ya da ne bileyim işte hakkımda konuşacak olanlar da, sözde benim içimde olandan daha fazla sapıklık ya da cinsellik yok mu? Ben üstü çıplak bir adam gördüğümde sadece terlemiş olabileceğini düşünürken, diğer insanların benim çıplaklığım üstünden cinselliği ya da kötü diye adlandırılabilecek herhangi bir duyguyu hissetmesi sizce de anormal değimli?
Bu yazıyı 20 yaşımda, sadece balkona iki ya da üç dakikalığına üzerimde penye olmadan çıktığım için arkadaşımın ‘böyle durma içeri gir’ sözüne alınıp ufak bir tartışmanın ardından yazıyorum. Arkadaşımın söylediğine göre tartışmalarda karşı tarafı hiç dinlemiyorum, hatta günlük sıradan konuşmalarda dahi bu durum böyle. Öyleyse bende susarım. Sadece kelimelerimin sesli harfleri kalır geriye. Tartışmak sayfalarda artık sadece. Konuşmak sayfalarda. Şiirlerde. Yazınlarda.