Sabahın saat 6‘sı neden hala ayaktayım? Oysa uyumalıydım saatler önce yaşıtım birçok insan gibi. Ve sabaha uyanmalıydım bin bir heyecanla, ağzımda belki okunmuş pirinç ne faydası olacaksa- belki iyi bir kahvaltı yapmalıydım. Koştur koştur gitmeliydim sonra devletin benim için seçtiği okula.
***
Oysa sabahın 6‘sı saat. Ve ben hala ayaktayım.
***
Ben evde duruyorum, aynadaki yansımam gidiyor okula. Benim yerime o giriyor kasvetli, pastel rengi boyanmış duvarların ve otuz küsur derece sıcağın ortasında, Lisans Yerleştirme Sınavı‘na!
***
On senelerdir rayına oturtulamayan eğitim sisteminin bütün aksaklıklarını sorgulayarak girdim sınava. ÖSS‘den dönüşen LYS‘de ilk gözüme çarpan, 75 dakika hapis zihniyeti oldu. Sınava neden girdik, amacımız nedir, geleceğimiz var mı? Üniversite bitirsek iş bulabilir miyiz? Sadece mezun olmak kâr mı? Sorularını bir kenara bırakarak soruyorum. 75 dakika boyunca bir odaya tıkılmak nasıl bir sistemin, nasıl bir aklın ürünüdür?
***
Benim sınavım yarım saatte bitti belki? 45 dakika tahta bir sırada hiçbir yazı okumadan, hiçbir işle iştigal olmadan oturmam neden isteniyor benden? Beklide devletim benim ileride siyasi olacağımı düşündü; “oturmayı öğrensin, hiçbir iş yapmamayı iyi bellesin” dedi. Bak bir tek o zaman anlarım işte 75 dakika boyunca sınavdan çıkma yasağını ve eğer sınavdan 75 dakikadan önce çıkarsan sınavının iptal edileceği yaptırımını!
***
Durdum düşündüm sonra, ne diyecekti acaba bugünkü haber bültenleri? Eminim Arınç‘tan bahsetmeyeceklerdi;
Üniversite adaylarının yarısının LYS‘ye başvurmadığı şu günlerde Başbakan Yardımcısı Arınç mezun olduğu Manisa Lisesi'ne yaptığı ziyarette eğitim ve sınav sistemiyle ilgili çelişkili açıklamalarda bulundu. Arınç‘ın, üniversitelere giriş sınavının artık YGS ve LYS olarak iki aşamadan oluştuğunu unutarak ısrarla “ÖSS” ifadesini kullandığı dikkat çekti.
***
''ÖSS bir kumar olmaktan çıkmalı. Öğrencilerimiz bu barajları kendi yetenekleriyle, başarıyla aşabilecek bir noktaya gelmeli'' diyen Arınç, Türkiye‘de eğitim sisteminin öğrencilere, sınavları yetenekleriyle ve başarıyla aşmaları konusunda ne kadar yönlendirici ve yararlı olduğunu sorgulamadan “Milli eğitim Türkiye'de çok iyi bir noktaya geldi” şeklinde konuştu.
***
“Lise hayatı sürgün, hapishane hayatı değil”
Arınç, kendi öğrencilik yıllarından bahsederken o zamanlar dershanelerin olmadığını, üniversite sınavlarına kendi derslerinden edindikleri notlarla hazırlandıklarını, şu anda ilköğretim okulu bitmeden öğrencilerin dershanelere başladığını söyledi.
Arınç öğrencileri büyük stres altına sokan sınava hazırlık süreci için de “Lise hayatı bir sürgün, hapishane hayatı değil'' ifadesini kullandı.
***
'Büyük düşünmek lazım'
LYS‘ye girecek öğrencilere de nasihatlerde bulundu. Arınç, kendi yıllarından söz ederek ''O zaman bu kadar milyonlar seviyesinde üniversiteye girmek isteyen yoktu. Siz de başarılı olacaksınız ama kafanızda mutlaka bir ideal olsun. Üniversiteden de iyi bir yerde eğitim yapmak ve hayata atılmak hedefiniz olacak. Büyük düşünmemiz lazım. Dünyada artık bu işler büyük hedefler öne konularak yapılıyor. 5'ten şaşma 6'yı aşma dönemi geride kaldı. 'Liseyi bitireyim de ne olursa olsun' diye bizim dönemimizde düşünülürdü. Lise mezunu o zaman yedek subay olurdu, şimdi üniversite mezunu bile olamıyor” dedi. Arınç, yükseköğretim harçlarıyla ilgili olarak da hükümetin harç kredilerini artırdığını, ancak harçsız üniversitenin Avrupa'da da, dünyada da mümkün olmadığını söyledi.
***
Harçların olmadığı bir dünya mümkün değilmiş!
Yani parasız eğitim hayal, önümde duran ve 45 dakika boyunca beni salona mıhlayan bitirilmiş cevap anahtarı belirdi yine gözümün önünde!
“Sınav süresi 75 dakikadır. Sınav süresi boyunca dışarı çıkamazsınız. Dışarı çıktığınız takdirde sınavınız iptal edilecektir… Diğer sayfaya geçiniz”
***
Irzına defalarca geçilen eğitim sisteminin ve bu sistemin işleyemeyen en büyük çarklarından biri olan üniversiteye giriş sınavının kaç kere değiştirilmiş olabileceğini düşündünüz mü hiç?
***
'13 kez değişiklik yapıldı'
Türkiye‘de bugüne kadar 13 farklı değişikliğe uğrayan yükseköğretime öğrenci seçme sınavı, bu yıl bir çok açıdan tartışma konusu oldu. Sınavın ilk aşaması olan YGS‘de bir çok öğrenci yaşadıkları yerlerden uzaklarda sınava girmek zorunda kalmış, binlerce öğrenci mağdur edilmişti. Bir sorusu da çift cevaplı olduğu için iptal edilen YGS‘nin ardından, YGS sonuçlarına göre LYS tercihi yapabilecek olan 1 milyon 233 bin adayın yarısı tercih yapmadı. Öğrenciler ve ailelerin yeni sınav sistemini tam olarak anlayamadığı belirtiliyor. YGS‘de 180 ile 220 arasında puan alan binlerce öğrencinin ikinci sınavda şansları olmadığının farkında olmaları, sınavın ücreti ve son uygulama ile uzaklara gönderilen öğrencilerin boşuna masraf yapmamak için sınava girmekten vazgeçme noktasına gelmeleri, yükseköğretim seçme sınavını öğrencileri üniversiteden ’uzaklaştırma‘nın aracına dönüştürdü.
***
Düşünüyorum, günümde, gündüzümde, parabollerin ve fonksiyonların içerisinde geçti. Ben gazeteceyim. Muhabirim. Sayfa editleyebiliyorum. Yani mesleki anlamda yapılabilecek her şeyi yapıyorum. Bir iki defa bütün bir gazeteye tek başıma çıkardığım bile oldu. Yani bu işe, bu mesleğe belli bir yetim var. Ama eğer ben fonksiyon çözemiyor, parabol bilmiyorsam, aritmetik düzlüklerden, sistemlerden bir habersem, Basın Yayın mezunu olamıyorum, çünkü Basın Yayın, eşit ağrılık puanıyla alıyor öğrencilerini ve buda matematik ve parabol ve fonksiyon ve binlerce gereksiz bilgi demek oluyor.
***
Benden gazeteci olup olmayacağına, apık sapık bir sınav sistemiyle karar veriyor yani hükümetim, devletim..
***
Ama yine de o en iyisini bilir, o en iyisini uygular..
***
Psikolojileri mezun olmak, sadece okumak öğrenmeden ve salt para odaklı binlerce sürüye selam olsun!
20 Haziran 2010 Pazar
Sevda zamanı
Yoğunlaşması zor saatler bunlar. Verilmesi güç kararların gölgesinde, sözde sevda sözcükleriyle bezeli suretim, çamurdan çıkmış bir fahişeyi andırıyor aynalarda. Akşamlardan utanıyorum. Gündüzlere tahammül edemiyorum. Gömsem kafamı toprağa, ve hiç çıkarmasam yalnızlıklarımı. Sadece bedenimi görse insanlarım ve sadece bedenimden bilseler var olduğumu. Sözde güçlü sayılsam, görülmeyen yalnızlıklarım ve toprak altı suretimle..
***
Çocukluğumun bütün eksiklerini tamamlamak istiyorum seninle ama sen yoksun. Sen bir kelime yakın, romanlarca uzak fakat.. Keşke şimdi… Neyse boşver, sadece konuşabiliyor olmamız bile harikulade bir hadise iken, keşkeli hayaller, Hint fakiri gönlüme ağır gelebilir.
***
Bir moloz yığınısın sen. İçinde sevda kalıntılarının.. Ve bir o kadar dışında. Sancılı bir doğumsun. Doğumusun acıların ve ilacı aynı zamanda.
***
Bir insan sevdimi, hayatının merkezine oturtmalı bütün sevda zamanlarını. Öyle ya, bundandır belki tendeki sonsuzluk..
***
İyi ama neden? Neden bu denli severken, yine aynı şiddette mutsuzluk? İstiyorum. Yanımda ol. Fakat yasak.
***
Mesela aşk. Yasak.
***
Yüzünü görmek yasak.
***
Dudakların,
Ellerin,
Hatta gülümseyin bile yasak.
Unutulmaya yüz tutmuş bir kültürdür sevda, bu coğrafyada, yok olmaması için aynı dili konuşmak gerekir. Ve fakat yasak senin kentinde, başka diller, başka aşklar.. Umutsuzluğun kara lekesi, burada.. Sözünde.. Ama yinede kadınım.. Yinede..
***
KEŞKE..
***
Çocukluğumun bütün eksiklerini tamamlamak istiyorum seninle ama sen yoksun. Sen bir kelime yakın, romanlarca uzak fakat.. Keşke şimdi… Neyse boşver, sadece konuşabiliyor olmamız bile harikulade bir hadise iken, keşkeli hayaller, Hint fakiri gönlüme ağır gelebilir.
***
Bir moloz yığınısın sen. İçinde sevda kalıntılarının.. Ve bir o kadar dışında. Sancılı bir doğumsun. Doğumusun acıların ve ilacı aynı zamanda.
***
Bir insan sevdimi, hayatının merkezine oturtmalı bütün sevda zamanlarını. Öyle ya, bundandır belki tendeki sonsuzluk..
***
İyi ama neden? Neden bu denli severken, yine aynı şiddette mutsuzluk? İstiyorum. Yanımda ol. Fakat yasak.
***
Mesela aşk. Yasak.
***
Yüzünü görmek yasak.
***
Dudakların,
Ellerin,
Hatta gülümseyin bile yasak.
Unutulmaya yüz tutmuş bir kültürdür sevda, bu coğrafyada, yok olmaması için aynı dili konuşmak gerekir. Ve fakat yasak senin kentinde, başka diller, başka aşklar.. Umutsuzluğun kara lekesi, burada.. Sözünde.. Ama yinede kadınım.. Yinede..
***
KEŞKE..
Gitmek..
Gitmek istiyorum günlerdir. Terk edip gitmek her şeyi.
Böyle bir heyecan,
Böyle garip bir korku,
Öyle gitmek istiyorum ki hiçbir ’dur‘ durduramamalı beni. Hiçbir ilgiye ek olmadan, sıfırdan büyümeliyim yeni hayatımda, yavaşça.
Yavaşça gelişmeli düşünceler ve kurulmalı hayat yavaşça.
Yavaşça belirmeli ilk gelişmeler.
***
Ufak bir evim olmalı, belki tek oda. Araba, telefon ve bir dünya dolası ıvır zıvıra gerek yok. Bir tencerem olsun ve bir çaydanlık, zor günün sevda sonrası bir iki bardak huzur yani.
***
Ama bilgisayarım olmalı, dünyanın bir ucunda, bir oda ve penceresiz bir evde dahi olsam bilmeliyim nerede ne olduğunu. Hangi ülkede hangi tinsel acıların yaşandığını öğrenmeliyim her sabah bir fincan kahveyle birlikte.
***
Bulunacağım yeri tanımalıyım. İnsanlarını, evlerini, yaşamalarını, edebi eserlerini öğrenmeliyim. Ve en önemlisi dillerini konuşabilmeliyim. Sokaklara çıkmalı, saatlerce yürümeli, acılarımdan arınmalıyım daha önce hiç tatmadığım toprak kokusunu, yağmur sonrasında, memleketimden kilometrelerce uzak bir ülkede hissederek en derinden. Düşler kurmalıyım, şimdi olduğu gibi. Gelecek istemliyim gelme ihtimali belki sıfır olan. Ama sıfırdan başlamalıyım her şeye. Ki buna geleceğimde dahil.
***
Sanatını öğrenmeliyim yeni topluluğumun, tarihini. Ve geçmişinden yarınlar doğurabilmeliyim. Kavgadan hiç vazgeçmeyeceğim biliyorum bunu. Çabalamalıyım ne varsa orada haksızdan yana esen, haklıdan yana çevirebilmek için onu.
***
Daha önce düşünmemiştim ama.. Aşık olmalıyım sıfırdan, bütün duygularımı unutmalı, hatıralarımı silmeli, yeniden sevmeliyim. Yeni gözler görmeli, yeniden hissetmeliyim. Yine elele caddeler gezmeliyim; yeni caddeler.
***
Belki çocuğum . . .
***
Ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkum edildim. Bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. Ben yalnızlığa dayanamıyorum. Ben insanların arasında olmak istiyorum. İnsanların düşmanlara da ihtiyacı var.Hem sonra düşünüyorum, sokakları, çocukları..
Sokak çocuklarını düşünüyorum en çok da. Ve benim bıktığım şu hayat için her şeyini verebilecek insanların olduğunu bilmek, yüzümü siliyor, suretimden. Aynalara bakamıyorum yine her zamanki gibi. Ve yine her zamanki gibi sokaklarda yürüyemiyorum böyle günlerde.
***
İçimde var yok dinlemez bir çocuk isteği. Somut mutluluk yok, biliyorum.
Ve seziyorum hayatımda anlamlarında olabileceğini.
Sonra sokaklara çıkıyorum. Sokakları geziyorum. Elinde boya tezgahıyla bir çocuk çıkıyor köhne bir evden. Deniz‘i hatırlıyorum. Mücadeleyi ve hayatı anımsıyorum yeniden. Gardımı bir çift göz uğruna düşürmemeliyim ben. Sağlam basmalı ayaklarım yere.
Karnım tok. Bundan daha önemli bir şey olmamalı hayatımda. Bundan başka bir şey istememeliyim aslında.
***
Ama ruhum? Ölçüsüz derin, okyanuslarda. Ve bir hayatın sonunda artık, seziyorum. Bir hayat sona erdimi bir başka hayat başlamalı, doğanın kanunu bu, biliyorum.
***
Hem şimdi belki, başka bir coğrafyanın bilinmedik bir sokağında, bir çocuk ağlıyordur ve aynı sokakta, gözleri gözlerimde bir kadın. Adı aşk olmaz o zaman salt gidişlerin. Önünde, çabalamak isimli bir bahane başlangıcı belirir, çabalamak ve kavgadan ayrılmadan yol almak.. Sanırım buldum. İşte bütün mesele bu, gitmek kolay, zor olan bahane bulmak.
Böyle bir heyecan,
Böyle garip bir korku,
Öyle gitmek istiyorum ki hiçbir ’dur‘ durduramamalı beni. Hiçbir ilgiye ek olmadan, sıfırdan büyümeliyim yeni hayatımda, yavaşça.
Yavaşça gelişmeli düşünceler ve kurulmalı hayat yavaşça.
Yavaşça belirmeli ilk gelişmeler.
***
Ufak bir evim olmalı, belki tek oda. Araba, telefon ve bir dünya dolası ıvır zıvıra gerek yok. Bir tencerem olsun ve bir çaydanlık, zor günün sevda sonrası bir iki bardak huzur yani.
***
Ama bilgisayarım olmalı, dünyanın bir ucunda, bir oda ve penceresiz bir evde dahi olsam bilmeliyim nerede ne olduğunu. Hangi ülkede hangi tinsel acıların yaşandığını öğrenmeliyim her sabah bir fincan kahveyle birlikte.
***
Bulunacağım yeri tanımalıyım. İnsanlarını, evlerini, yaşamalarını, edebi eserlerini öğrenmeliyim. Ve en önemlisi dillerini konuşabilmeliyim. Sokaklara çıkmalı, saatlerce yürümeli, acılarımdan arınmalıyım daha önce hiç tatmadığım toprak kokusunu, yağmur sonrasında, memleketimden kilometrelerce uzak bir ülkede hissederek en derinden. Düşler kurmalıyım, şimdi olduğu gibi. Gelecek istemliyim gelme ihtimali belki sıfır olan. Ama sıfırdan başlamalıyım her şeye. Ki buna geleceğimde dahil.
***
Sanatını öğrenmeliyim yeni topluluğumun, tarihini. Ve geçmişinden yarınlar doğurabilmeliyim. Kavgadan hiç vazgeçmeyeceğim biliyorum bunu. Çabalamalıyım ne varsa orada haksızdan yana esen, haklıdan yana çevirebilmek için onu.
***
Daha önce düşünmemiştim ama.. Aşık olmalıyım sıfırdan, bütün duygularımı unutmalı, hatıralarımı silmeli, yeniden sevmeliyim. Yeni gözler görmeli, yeniden hissetmeliyim. Yine elele caddeler gezmeliyim; yeni caddeler.
***
Belki çocuğum . . .
***
Ben, yalnızlığı istemekle suçlanıp yalnızlığa mahkum edildim. Bu karara bütün gücümle muhalefet ediyorum. Ben yalnızlığa dayanamıyorum. Ben insanların arasında olmak istiyorum. İnsanların düşmanlara da ihtiyacı var.Hem sonra düşünüyorum, sokakları, çocukları..
Sokak çocuklarını düşünüyorum en çok da. Ve benim bıktığım şu hayat için her şeyini verebilecek insanların olduğunu bilmek, yüzümü siliyor, suretimden. Aynalara bakamıyorum yine her zamanki gibi. Ve yine her zamanki gibi sokaklarda yürüyemiyorum böyle günlerde.
***
İçimde var yok dinlemez bir çocuk isteği. Somut mutluluk yok, biliyorum.
Ve seziyorum hayatımda anlamlarında olabileceğini.
Sonra sokaklara çıkıyorum. Sokakları geziyorum. Elinde boya tezgahıyla bir çocuk çıkıyor köhne bir evden. Deniz‘i hatırlıyorum. Mücadeleyi ve hayatı anımsıyorum yeniden. Gardımı bir çift göz uğruna düşürmemeliyim ben. Sağlam basmalı ayaklarım yere.
Karnım tok. Bundan daha önemli bir şey olmamalı hayatımda. Bundan başka bir şey istememeliyim aslında.
***
Ama ruhum? Ölçüsüz derin, okyanuslarda. Ve bir hayatın sonunda artık, seziyorum. Bir hayat sona erdimi bir başka hayat başlamalı, doğanın kanunu bu, biliyorum.
***
Hem şimdi belki, başka bir coğrafyanın bilinmedik bir sokağında, bir çocuk ağlıyordur ve aynı sokakta, gözleri gözlerimde bir kadın. Adı aşk olmaz o zaman salt gidişlerin. Önünde, çabalamak isimli bir bahane başlangıcı belirir, çabalamak ve kavgadan ayrılmadan yol almak.. Sanırım buldum. İşte bütün mesele bu, gitmek kolay, zor olan bahane bulmak.
18 Haziran 2010 Cuma
Yann Tiersen 11 Temmuz’da İstanbul’da
Onu “Amelie” ve “Goodbye Lenin” filmlerinin müziklerinden çok iyi tanıyorsunuz. Ünlü Fransız müzisyen Yann Tiersen 11 Temmuz’da İstanbul’da müzikseverlerle buluşuyor.
Canlı performansları ve albümleri arasında büyük farklılıklar olabilir. Birçok müzik aletini bir arada kullanabileceği gibi, yalnızca gitar ve piyano ile çalışmalar yapabilir. Tamamen emprovize bir kişilik! Yann Tiersen beş yıl aradan sonra 11 Temmuz'da İstanbul'da.
İlk albümü “La Valse Des Monstres”ı 1995 yılında yayımlayan sanatçı, ardından “Rue Des Cascades”, dünya çapında tanınmasını sağlayan “Le Phare”, “Tout Est Calme” ve “L’absente”ın adlı albümlerini çıkarmıştı. Yönetmen Jean-Pierre Jeunet’nin filmi “Amelie”nin müziklerini yapan Yann Tiersen, 2002 yılında “En İyi Film Müziği” dalında Cesar ödülünü kazanmıştı. Tiersen, aynı yıl Dünya Film Müzikleri Ödülleri’nde (WSA) “Yılın En İyi Orijinal Film Müziği” ödülüne de layık görüldü. Amélie filminden önce, Erick Zonca yönetmenliğindeki La Vie Rêvée des Anges (Meleklerin Düş Yaşamı) (1998), André Téchiné yönetmenliğindeki Alice et Martin (1998) ve Christine Carrière yönetmenliğindeki Qui Plume la Lune? (1999) filmlerinin müziklerini de yapan Tiersen, Wolfgang Becker’in 2004 yılı yapımı “Goodbye Lenin / Elveda Lenin” filminin müziklerine de imza attı. Bu çalışmasıyla Alman Film Ödülleri’nde ödül aldı. Fransa’nın en büyük müzik dehaları arasında gösterilen Tiersen, dünya çapında bir tanınırlığa sahip.
Tiersen 11 Temmuz akşamı, 5 yıl aradan sonra, Maçka’daki Küçükçiftlik Park’ta sevenleriyle buluşacak.
17 Haziran 2010 Perşembe
merhabanın izdüşümü..
bir merhabanın izdüşümünde yeniden yazmak, paylaşmak ve paylaşılmak.. yaklaşık üç buçuk aylık bir aranın ardından, tamda başlamamışken gerçek anlamda istenilen seviyede paylaşımlara..
yine, yeni, yeniden..
başlayalım yazınmaya..
itenilen anlamda ve seviyede, paylaşımlar için...
yine, yeni, yeniden..
başlayalım yazınmaya..
itenilen anlamda ve seviyede, paylaşımlar için...
12 Mart 2010 Cuma
'Turhan Selçuk bir devrimciydi...'
Turhan Selçuk dün gece 01:30 sıralarında tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Selçuk, Cumartesi saat 14.00'de Cumhuriyet gazetesi önünde yapılacak bir törenle sonsuzluğua uğurlanacak.
'Abdülcanbaz' karakterinin yaratıcısı Turhan Selçuk, dün tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Selçuk'un ölümünün ardından konuşan dostları, meslektaşları Selçuk'u kaybetmenin üzüntüsünü anlatırken Selçuk'un çizgilerini faşizme ve emperyalizme karşı kullandığını hatırlattılar.
Karikatürcüler Derneği Başkanı Metin Peker, Turhan Selçuk'un ölümünün ardından yaptığı açıklamada üzüntülerinin çok büyük olduğunu ifade ederek, “Turhan Selçuk, ülkenin en önemli devrimcilerindendi. Çizgisini her zaman faşizme ve emperyalizme karşı kullanan, adam gibi adam, insan gibi insan, karikatürcü gibi karikatürcüydü” dedi.
Nâzım Hikmet Kültür Merkezi tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı: "NHKM çatısı altında Canlandırma Sanatları başlığı altında oluşturduğumuz ÇİZGİTEK çalışmasına başladığımız şu günlerde Turhan Selçuk'u kaybettiğimizi öğrendik. Turhan Selçuk, Türk karikatürünün modernleşme serüveninde öncü rolü oynamış en önemli birkaç ustadan biridir. Karikatürümüzü evrensel bir dil olarak yaratan ve bu seviyede kendini dünyaya kabul ettiren ilk ustadır. Gerek estetik gerekse inandığı ve savunduğu siyasal görüşleri bakımından da önemli bir sanat insanıdır. 1940'lardan bu yana çizgi alanında hiç durmadan üreten bir ustanın yeri doldurulamaz. Tarihe tanıklık eden çizgileri yanında, duruşu ve çalışkanlığı ile de her zaman örnek bir usta olarak kalacaktır."
Cumhuriyet Gazetesi çizerlerinden, karikatürist Murat Sayın “Turhan baba” diye hitap ettiği Selçuk'un, Türkiye Cumhuriyeti’nin, o eski toprakların mert, sağlam çizerlerinden olduğunu kaydetti. Sayın, “Turan baba bir dönem, bir ekol ve bir duruştu. Onun için de hakkakten çok üzgünüz, çok büyük kayıp. Umarım giden sadece bedenler olur” dedi.
Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Atilla Sertel, "Turhan Selçuk, tartışmasız Türk karikatünün en önemli ismiydi. Bu önemi ve çizerliği önemüzdeki yıllarda da etkisini sürdürecektir. Onun çizgileri genç kuşaklara ilham olmaya devam edecek yeni nesiller, onun çizgilerini unutmayacaktır. Selçuk; aynı zamanda bir düşünür, aydın, yurtseverdi. İlkelerinden hiç ödün vermedi. Çizgileri, çizgilerindeki düşüncelerle bize aydınlığı gösterdi. Türkiye, çok büyük bir değerini yitirmiştir" dedi.
Cumhuriyet Gazetesi karikatüristlerinden Kamil Masaracı yaptığı açıklamada, "Turhan Selçuk, tartışmasız çok önemli isimlerdendi. Önemli çizerliği önümüzdeki yıllarda da etkisini gösterecek. Onun çizgileriyle gençler yetişecek. Çok önemli bir düşünürdü, yurtseverdi. İlkelerinden hiçbir zaman ödün vermedi. Çizgileriyle bize aydınlıkları gösterdi. Siyasetle içiçe bir insandı ve bir karikatürist olarak en iyi örneklerini verdi. Herkesin başı sağolsun. Turhan Selçuk'u çok özleyeceğiz. Milas'ta Turhan Selçuk'un bir karikatür evi hazırlıkları vardı. İsterdik ki, karikatür evinin açılışında orada bulunabilsin ama orada yeni Turhan Selçuk'ların yetişebileceğine inanıyorum" dedi.
Türkiye Komünist Partisi'nden başsağlığı mesajı
TKP Siyasi Büro tarafından Cumhuriyet gazetesine gönderilen başsağlığı mesajında, "Bir aydın kuşağı içinde önemli yeri olan, ülkemiz politik mizahının, politik düşüncesinin yaratıcı kalemlerinden, Cumhuriyet gazetesinin emekçilerinden karikatür sanatçısı Turhan Selçuk'un acı kaybı nedeniyle tüm Cumhuriyet çalışanlarına ve kardeşi İlhan Selçuk'a başsağlığı diliyor, Turhan Selçuk'un kaybının acısını paylaşıyoruz" denildi.
Turhan Selçuk kimdir?
Cumhuriyet'te "Söz Çizginin" köşesinde okurlarıyla buluşan 'Abdülcanbaz' karakterinin yaratıcısı, çizerlerin duayeni Turhan Selçuk 1922’de Milas’ta doğdu. İlk karikatürleri Adana’daki ortaöğrenimi sırasında aynı yerde çıkan Türk Sözü gazetesi ile İstanbul’da Kırmızı Beyaz ve Şut spor dergilerinde yayımlandı(1941). 1943’te Akbaba’nın kadrosuna girdi, 1948’de Tasvir’de karikatürcü ve ressam olarak çalıştı; Refik Halit Karay’ın çıkardığı Aydede’nin baş çizeri oldu. Kardeşi İlhan Selçuk’la birlikte 41 Buçuk (1952), Dolmuş (1956) mizah dergilerini çıkardı. 1949’da, dünyada Steinberg’in öncülüğüyle başlayan modern karikatür anlayışına yöneldi. Yeni İstanbul gazetesindeki yazılarında “grafik mizah”ın karikatürün evrensel anlatımı olduğunu savundu; çalışmalarını bu yönde sürdürmeye başladı.
Yeni İstanbul, Yeni Gazete, Akşam, Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde ve Akis, Yön, Devrim, Toplum, vb. dergilerde çizdi. 1957’de Milliyet’te çizmeye başladığı Abdülcanbaz dizisi büyük ilgi gördü. Tiyatroya ve sinemaya uyarlanan bu çizgi romanın bir deseni 1991’de PTT tarafından pul olarak basıldı. 1969’da iki arkadaşıyla Karikatürcüler Derneği’ni kuran Turhan Selçuk 1973’te Sanatçılar Birliği tarafından “Halkın Sanatçısı”, 1983’te Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Yılın Karikatürcüsü” seçildi. Yurt içinde ve dışında çeşitli ödüller aldı: Bordighera Altın Palmiye (1956) ve Gümüş Hurma (1962), İppocampo (1970), Vercelli (1975), Sedat Semavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü (1984), Cumhurbaşkanlığı Büyük Sanat Ödülü (1997) vb. 1992’de Dışişleri Bakanlığı’nın önerisi üzerine hazırladğı “İnsan Hakları” konulu sergisi Avrupa Konseyi’nin önerisiyle ilk kez Strasbourg’da açıldı, 1997’ye kadar Avrupa’nın çeşitli kentlerinde ve Güney Afrika’da dolaştı. “Barış ve Kitap” konulu karikatürü 1992’de Avrupa Konseyi’nin başlattığı kitap okuma kampanyası boyunca bütün afiş ve dokümanlarda logo olarak kullanıldı. Sanatçı, çalışmalarını Turhan Selçuk Karikatür Albümü (1954), 140 Karikatür (1959), Turhan 62 (1962), Hiyeroglif (1964), Hal ve Gidiş Sıfır (1969), Söz Çizginin (1979) adlı albümlerinde topladı. 1980`de Milliyet`e döndü. Selçuk son olarak Cumhuriyet gazetesinde çalışıyordu.
'TRT kendi sanatçısını dışlıyor'
TRT İstanbul Radyosu, 11-12 Mart tarihleri arasında “Yayıncılıkta Türk Müziği” başlıklı bir sempozyum düzenleniyor. Ancak sempozyumda kurumun kendi sanatçılarına söz hakkı verilmiyor!
Harbiye'deki TRT İstanbul Radyosu'nda gerçekleştirilen sempozyumun ilk günü olan dün, gerçekleşen üç oturumda tek bir TRT sanatçısına bile konuşmacı olarak yer verilmedi. TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin ile Basından Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın açılış konuşmalarının ardından başlayan oturumlarda, Power FM, Kral Radyo, Açık Radyo, ATV, Şahin Özer Yapımcılık, Ulus Müzik, TMC, Müzikotek, TTNet gibi özel yayın kuruluşlarının ve müzik piyasasının temsilcileri konuştu.
Konu ile ilgili bir açıklama yapan Haber-Sen, “Bu sempozyum programı da ortaya koyuyor ki, TRT yönetimi müziğe piyasanın penceresinden bakmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.
TRT yönetimi TRT sanatçısına karşı
Sendikanın açıklamasında, TRT yönetiminin bu yaklaşımının son sempozyuma özgü olmadığına dikkat çekilerek, geçmişte TRT sanatçıları zararına uygulanan bazı politikalar hatırlatıldı. İşte Haber-Sen'in açıklamasında yer alan o hatırlatmalar:
- 30 Eylül 2004’te dönemin TRT Genel Müdürü Şenol Demiröz imzalı bir duyuru ile yıllarını TRT’ye vermiş 400’den fazla akitli sanatçının işine son verildi. O gün şöyle demiştik: “Eğer, yıllardır evlerimizde nineyle torun aynı şarkıları mırıldanıyorsa, TRT ve TRT sanatçıları sayesindedir. Edirne’de bir Erzincan türküsüyle hüzünleniyor, Aydın’da bir Trabzon türküsüyle neşelenebiliyorsak, yine TRT ve TRT sanatçıları sayesindedir. TRT olmasaydı, belleklerimize kazınan eserler ve onları yaratan, yorumlayan sanatçılar olmayacaktı. TRT olmasaydı, kuşaklar boyunca kültürümüzü Anadolu’nun her köşesine, hatta dünyaya ulaştırmak söz konusu olmayacaktı. TRT olmasaydı, sanatsal üretim, müzik piyasasının ticari kaygılarına; televole ekranlarının yoz ellerine teslim olacaktı. TRT’nin bu görevini sürdürmesini sağlayan, ses ve saz sanatçılarıdır.”
- Şenol Demiröz’den görevi devralan İbrahim Şahin, TRT’ye gelir gelmez bir yasa değişikliği hazırlattı. Bu taslak Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı ve 8 Mart 2008 tarihinde TBMM’ye sunuldu. Yasa tasarısında, TRT sanatçılarının Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilmesi öngörülüyordu. Sendikamızın öncülüğünde yapılan eylem ve etkinlikler sonuç verdi, bu düzenleme yasa tasarısından çıkarıldı.
- Ancak İbrahim Şahin, yasa ile yapamadığını daha sonra yönetim kurulu kararı ile gerçekleştirdi. TRT Yönetim Kurulunun RTÜK tarafından onaylanan 4 Eylül 2008 tarih ve 2008/304 sayılı kararı ile boş bulunan bütün stajyer sanatçı, sanatçı, orkestra şefi ve tonmayster kadroları iptal edildi. Dolu kadrolar da şahsa münhasır hale getirildi. Yani bu kadrolar boşaldıkça iptal edilecek, emekli olan sanatçıların yerine yenileri alınmayacaktı. Bu kararla birlikte TRT’ye kadrolu ses ve saz sanatçısı alımı durduruldu.
- Aynı uygulama senfoni orkestralarına da yapıldı. Bu karara göre, senfoni orkestralarında görev yapan solist sanatçıların emeklilik, nakil, ölüm gibi nedenlerle boşalan kadroları iptal edilecek, bu pozisyonlara yeniden solist sanatçı unvanı ile atama yapılamayacaktı. Boşalan “solist sanatçı” kadroları, “sanatçı” kadrosuna da çevrilmedi.
- TRT’ye kadrolu sanatçı alınmazken, yarışmalarda kısa mesaj (SMS) ile dereceye girenler ‘sözleşmeli sanatçı’ olarak çalıştırılmaya başladı.
- Sanatçı kadrolarını iptal eden TRT yönetimi, 24 saat müzik yayını yapan bir kanal açarak kamu kaynaklarını müzik piyasasına aktardı. TRT yönetimi müzik kanalını açarken 400’den fazla ses ve saz sanatçısını görmezden geldi. Müzik kanalının açılışında bir tek kadrolu TRT sanatçısına bile görev verilmedi.TRT müzik kanalıkaliteye değil popülizme, reyting hırsına teslim edildi.
TRT yönetimi yok ettiği miras ile övünüyor
Haber-Sen'in bildirisinde, TRT yönetiminin düzenlemekte olduğu sempozyumun tanıtım metninde kullanılan ifadelerin samimiyetsizliğine de dikkat çekildi. Metinde, şu ifadeler yer alıyor: “Türk Müziğine en korunaklı çatılardan biri de hiç kuşkusuz TRT olmuştur. Abide eserleri toplamış, kaybolup gitmesini önlemiş, Türkiye’nin en zengin THM ve TSM repertuarlarını oluşturmuş, doğru ve güzel icralarla geniş kitlelerle buluşturmuştur. Ayrıca birbirinden değerli saz ve ses sanatçıları yetiştirmiş ve onları istihdam etmiştir. TRT’nin, Türk Müziğine göz ardı edilemeyecek bir başka önemli katkısı da; yetiştirdiği sanatçı kadrolarıyla, diğer eğitim kurumlarının öğretim kadrolarını oluşturmasıdır. Değişen koşullar, gelişen teknoloji, farklılaşan dinleyici-izleyici istekleri doğrultusunda, zamanın gereği olarak düşünülse de, popüler kültürün gelip geçici zevk ve heveslerine heba edilmeyecek bir hazineye sahip olduğumuzun unutulmaması gerekiyor.”
Ancak bildiride de açıkça sıralandığı gibi, kurumun 2004’ten bu yana sanatçı kadrolarını yok etmeye yönelik izlediği politikalar, TRT yönetiminin aslında bu metinde övünülen mirası yok etmek için elinden gelen her şeyi yaptığını gösteriyor!
Haber-Sen, TRT yönetiminin bu metinde tarif ettiği gibi nitelikli bir müzik politikasından söz edilebilmesi için yapılması gerekenleri ise şöyle sıraladı: Boşalan kadrolara yeni sanatçılar alınmalı, sanatçıların özgürce üretimine olanak sağlanmalı, müzik piyasa koşullarına terk edilmemeli, bilimsel ve akademik etkinliklerle çıta devamlı yükseltilerek TRT tekrar okul misyonuna kavuşturulmalı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)