“bir kelimeye
bin anlam yüklediğim zaman
sana sesleneceğim.”
Özdemir Asaf
Yıllar önce okuyup da bir kenara not almışım. Huyumdur, yaparım sık sık.. Beğendiğim yahut o aralar ilgilendiğim ne varsa not alırım. Sonra bir gün, bir çalışma masası temizleme saatinde çıkagelir karşıma hafif sararmış sayfalar. Ve beyaz olduğu günlere giderim umudun.
Özdemir Asaf’ın satırlarını okumaya doyamıyorum doğrusu ki altı üstü üç mısra! Birkaç yıl geride şimdi takvimim. Kim bilir hangi gözü, hangi saçı, hangi güzelliği düşünerek not alınmıştı bir kenara Asaf’ın mısraları.
Kağıdın üstünde birde tarih var. Ama hatırlamıyorum o tarihte neler hissettiğimi neler yaşadığımı. Genç yaşta Alzheimer olmuş sanki ruhum acılardan. Düşünüyorum çabalıyorum, yok arkadaş, yok hangi göze hangi söze hangi yüze ait duygularla aldım ben bu notu hatırlamıyorum.
İçim acıyor ama unutkanlıktan değil, yakın geçmişimde hatırladıklarımdan. Bir kelimeye bin anlam yüklemeye çalıştığım ve görece başarılı olduğum zamanlardan. Bir kelime bin anlam! Ama anlayana. İçimden sonlandırmak geçiriyor Özdemir ustanın benim için eksik bıraktığı mısrayı. Saygısızlık görülür diyorum da bana ne! Gören görsün arkadaş. Rakı sofralarında katledilen nice şair var. Bende gecenin bu saatinde çalışma masamın temizliğinde bir şairi kimilerine göre katletsem ne olur sanki?
“bir kelimeye
bin anlam yüklediğim zaman
sana sesleneceğim.”
BELKİ DUYARSIN!
Kimlere ne sözcüklerle seslendim günlerce? Kimler çekip gitti mutsuz gecelerde? Şimdi yine bin anlam var sözcüklerimde, anlayana.. bir kelime çok bile oysa, gözlerim seyrinde hislerim duyumsayana..
uur
22 Şubat 2010 Pazartesi
ÖDÜLÜ ANNEME VEREBİLİRİM!
Yönettiği Bal filmi ile Altın Ayı kazanan Semih Kaplanoğlu Yusuf üçlemesini ve Bal'ı anlattı.
Yumurta'da annenin ölümüyle başlayan, Süt'te ergenlik ve taşra sıkıntısıyla süren, Bal'da babanın gidişiyle yaşanan çocukluk travmasına dönen Semih Kaplanoğlu ile Berlin'deyiz. Ödül heyecanını "Rüyamda görsem bile inanmakta güçlük çekerdim" diyerek dillendiren yönetmen zaman zaman göz yaşlarını da tutamıyor. Ödülün genç Türk yönetmenleri ve kendisini, iyi filmler yapmak için motive edeceğini düşünüyor ve "Altın Ayı'yı ya ofisime koyacağım ya da anneme göndereceğim" diyor. Bal'ın başarısının da Türkiye'deki sanat sinemasını canlandıracağını umduğunu söylüyor. Yusuf üçlemesi tüketici bir süreç olduğu kadar ona katkıda da bulunmuş elbet. "Şimdi içim biraz boşaldı aslında. Yani ağladım, döktüm, çıkardım üstümdekileri " diyor ve ekliyor: "2005'te Meleğin Düşüşü ile Forum'da yer almıştım ve sonrasında bugüne kadar dört film yapmışım. Yorucu bir süreçti ama çok şey öğrendim. Yumurta'da nihilist bir adamın evine dönüşü ve kendini yeniden keşfetme sürecinin, kendi hayatımla da paralellik taşıdığını söylemeliyim. Gençlik ve çocukluğa döndükçe o karakteri açıyor, elbiselerini atıyorum. Bu, kendi içime, özüme doğru bir yolculuk oldu. Şimdi belki yeni şeyler koymak, yeniden başlamak, yeni bir yol denemek gerek. Yine sadelikten kopmadan temalar değişebilir. Daha başka yerlere gidebilirim." Üçlemenin her parçası Avrupa prodüksiyonlarından yardım gördü ve farklı uluslararası festivallelerde gösterildi, ilgi gördü. Ama Semih Kaplanoğlu kendini Avrupa sinemasında görmüyor aslında: "Film yapma biçimime, anlatma tarzıma ve beslendiğim kaynaklara baktığımda kendimi doğuda görüyorum. Bence görünen o ki Avrupa sineması kan kaybediyor." Gerçekçilik ve maneviyatın birbirinden kopmaması gerektiğine inanıyor 'spiritüel gerçekçilik' olarak nitelediği sinemasını şöyle açıklıyor: "Metafizik veya spiritüel dediğimiz zaman ister istemez bir fantastik boyuttan söz etmek zorundayız. İçimizdeki duygular ve mantık gibi gerçeklik algısı ve maneviyatın da bir arada olduğunu düşünüyorum. Zaten sinemanın da bence bu anlamda çok geçişken bir yapısı var. Ama bunu sadece maneviyata döndürürseniz körü körüne başka yerlere gidebilir veya fantastik kaçabilir. Hayatın içinde maneviyatı, maneviyatın içinde gerçeği aramalıyız. Şiire ulaşmaya, elemanları azaltarak gerçeğin içinde derinleşmeye çalışıyorum. Şiir bizim toprağımızın en iyi bildiğimiz şeyi. Belki artık revaçta değil gibi ama bizim kanımızda var ve ben ondan çok şey öğreniyorum. Hem eksitme hem de duyguyu verme anlamında." Kaplanoğlu Yusuf karakterinin kendisiyle otobiyografik olarak benzerlikler gösterdiğini söylüyor: "Yumurta'daki şairin belli bir dönem yaşadığı başarısızlık duygusu benim bir dönem yaşadıklarıma denk geliyor. Süt'teki Yusuf'un şiirle olan alakası gibi şeyler otobiyografik saylabilir. Ama anne, baba gibi ana figürler benimkinden farklı."
Sinemamızda yeni ufuklar açacak
Türk sineması, Susuz Yaz'dan tam 46 yıl, Türk kökenli Fatih Akın'ın Alman yapımı Duvara Karşı'sından da altı yıl sonra, yeni bir Altın Ayı'ya kavuştu. Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf üçlemesinin son halkası olan Bal, Alman yönetmen Werner Herzog başkanlığındaki jüriden bir en iyi film ödülü aldı. İlk filmdeki olgun yaşını Nejat İşler'in oynadığı Yusuf'un çocukluk yıllarına eğilen Bal, son derece sakin bir anlatımla Karadeniz ormanlarına yaslanmış bir köydeki yaşamı anlatıyor. Babası arı kovanlarından bal toplayan Yusuf'un gözüyle kırsal kesimdeki yaşam son derece şiirsel bir uslupla veriliyor. Film, tam bir görsel şölen olarak gelişiyor. Başarısında yedi yaşındaki küçük oyuncu Bora Altaş kadar, ana-babayı oynayan Tülin Özen ve Erdal Beşikçioğlu'nun da payı var. Altın Ayı'da ise, kendisi de uzak yörelerin farklı etnik yaşamlarına ve kültürlerine meraklı olan Herzog'un etkisinin büyük olduğu tahmin ediliyor. Bal'ın başarısı kuşku yok ki Türk sinemasına yeni ufuklar açacak ve yönetmenlerimize dünya çapında daha büyük olanaklar getirecek.
Erkekler Kadınlar İçin Söylüyor!
Cihan Okan, Ferhat Göçer, Kenan Doğulu, Mirkelam, Mustafa Ceceli, Teoman, Yalın ve Yüksek Sadakat kadınlar için söyleyecekler!
Türkçe müziğin en iyi erkek seslerinden Cihan Okan, Ferhat Göçer, Kenan Doğulu, Mirkelam, Mustafa Ceceli, Teoman, Yalın ve Yüksek Sadakat’ın sürpriz şarkılar ve düetlerle katılacağı 8 Mart 2010 Dünya Kadınlar Günü’ndeki konserde sanatçılar şiddet mağduru kadınlar için hep bir ağızdan “Aile İçi Şiddete Son!” diyecek.
İkinci Güldünya konseri, Türkiye’nin ünlü erkek seslerini 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde bir araya getiriyor.
Geçen yıl Türkiye'nin en güçlü kadın seslerini, Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı yararına bir araya getirerek muhteşem bir konser gerçekleştiren Hürriyet Aile İçi Şiddete Son! Kampanyası, bu kez ünlü erkek sanatçıların kadınlar için şarkı söyleyeceği bir konsere imza atıyor.
Most Production imzasıyla İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde yapılacak konserde sanatçılara, geçen yıl olduğu gibi Behzat Gerçeker yönetimindeki Enbe Orkestrası eşlik edecek.
Konserin tüm geliri, yine Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na aktarılmak üzere Aralık Derneği’ne bağışlanacak. Biletix’ten satışa sunulan konser biletlerinin fiyatları 67 TL’den başlıyor.
Neden böyle bir konser? Aile içinde kötü muamele ve şiddete maruz kalan kadınlara hukuki, psikolojik ve güvenlikle ilgili destek sağlamak amacıyla iki yıl önce hizmete açılan Acil Yardım Hattı’na maddi destek sağlamak ve daha çok kadına ulaşabilmesi için farkındalık yaratmak.
Neden “Güldünya Şarkıları” Çünkü gencecik yaşında aile içi şiddete kurban edilen Güldünya Tören, bugün Türkiye’de kadına yönelik şiddetin bir sembolü. Bütün suçu, ailesinin istemediği biriyle birlikte olmaktı ve İstanbul’da sokak ortasında kurşunlandı. Ölmedi, hastanede yoğun bakımda hayat mücadelesi verirken, “işi yarım bıraktıklarını düşünen” iki ağabeyi, ellerini kollarını sallaya sallaya içeri girdiler ve “işi” bitirdiler. Onu sevip sarıp kollaması beklenen ailesi, tersine ölüm fermanını çıkarandı.
Güldünya konserleri gelenekselleşiyor
Geçen yıl, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Nazan Öncel, Nilüfer, Emel Müftüoğlu, Aynur, Aylin Aslım, Şebnem Ferah, Ayten Alpman, Zuhal Olcay, Şevval Sam, Rojin ve Funda Arar, Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’nın kullanma bilincinin artırılması ve sürdürülebilirliği için maddi katkı sağlanması amacıyla “Güldünya Şarkıları” albümünde bir araya gelmişti. 9 Mart 2009’da da bu 13 sanatçıdan 8’i, Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Funda Arar, Aynur, Şevval Sam, Şebnem Ferah, Rojin ve Aylin Aslım, Güldünya Konseri’ni gerçekleştirmişti.
Şimdi ikinci Güldünya Konseri’nde şarkılarıyla “aile içi şiddete son” diyecek olan erkek sanatçılar, bu sorunun sadece kadınları değil, toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren ortak bir sorun olduğunu ve ancak birlikte mücadele edilirse çözüm bulunabileceğini gösterecekler.
Aile İçi Şiddet Acil Yardım Hattı Projesi
Aile içinde kötü muamele ve şiddete maruz kalan kadınlara destek sağlamak amacıyla 15 Ekim 2007’de kurulan ve 0212/0549 656 96 96 numaralı telefondan hizmet veren Türkiye’nin ilk ve tek 7 gün 24 saat açık Acil Yardım Hattı, iki yılda 18 binin üzerinde çağrı aldı, 8.573 kişiye destek verildi. 490’ı acil vakaydı. İstanbul dışından 78 ilden ve 12 farklı ülkeden arama geldi. Şiddet mağdurları için çok önemli bir dayanak olarak çalışmalarını sürdürüyor.
Hafta sonuna caz yakışır!
Ünlü Tromboncu Steve Turre ile Caz Çellist’I Akua Dixon’un kızları olan Andrmeda Garanti Caz Yeşili konserleri kapsamında geliyorlar..
ANDROMEDA TURRE “QUEEN OF THE BLUES” 26-27 Şubat Caz’ın merkezinde…
ANDROMEDA TURRE
Profesyonel kariyeri Ray Charler'ın arka vokalistliği ile başladı daha sonra Lider"Raelette" , aranjör olarak devam ve vokal direktörlüğü yapan Andromeda ünlü Tromboncu Steve Turre ve caz Çellisti Akua Dixon'un kızlarıdır.
Ray Charles grubundan ayrıldıktan sonra Grammy ödüllü J:C Hopkins Biggish Band'in lider vokalisti olarak dünya turnelerine katıldı..
Andromeda Woody Allen'ın "Murder Mystery Blues" İsimli oyunununda New York ve Los Angeles'de 14 ay boyunca aktrist,şarkıcı,dansçı ve pianist olarak sahnede "Queen of the Blues" rolünde oynadı bu sırada ilk albümü olan "Introducing Andromeda"nı kayıtlarını gerçekleştirdi…
Andromeda Turre(v), Nico Menci(p), Marco Marzola(b), Donato Cimaglia(d)
Bilet ücreti: Masa 20 TL / Bar 15 TL – HER SET ÜCRETİDİR..
Konser yeri: JC's Istanbul Jazz Center, Çirağan Cad. Salhane Sok. No.10, Ortaköy Tel. 0212 327 50 50
Kapı açılışı ve yemek servisi: 19:00
Konser başlangıç saatleri: 21:30-22:30 / 23:00-00:00
21 Şubat 2010 Pazar
hergün bir şair (Faruk Nafız Çamlıbel)
Faruk Nafiz Çamlıbel (18 Mayıs 1898, İstanbul – 8 Kasım 1973, İstanbul), Hecenin Beş Şairi'nden biridir.
Tıp Fakültesinde bir süre ögrenim gördükten sonra Kayseri, İstanbul ve Ankara'da uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptı. Ünlü "Han Duvarları" adlı şiirini Kayseri Lisesi'ne edebiyat öğretmenliği görevine gelirken yazdı.. Ayrıca, Kayseri Lisesi Marşı 'nın güftesi de onundur. 1946'dan 27 Mayıs 1960'a kadar Demokrat Parti İstanbul milletvekili seçildi. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin ardından kısa bir süre Yassıada'da, daha sonra da Celâl Bayar ve diğer DP milletvekilleri ile birlikte Kayseri Kapalı Cezaevi'nde tutuklu kaldı.Şiir dilinde yeni bir söyleyiş çığırı açmış, hececi şairlerin en üstünlerinden sayılmış ve şiir üslubu kendisinden sonra yetişen hece şairlerini etkilemiştir. Beş Hececiler'in en genci fakat en başarılı ismidir. İlk şiirlerini aruz ölçüsüyle yazmıştır. Bunlarda Yahya Kemal'in etkisinde kalır. Gerçek kişiliğini hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde görürüz. Sanatçı, halkın yaşantılarından çıkardığı konuları yine halkın söyleyiş ve nazım biçimleriyle dile getirir.Yepyeni görüşler getiren ünlü "Sanat" şiiri memleketçi şiirimizin ilk bilinçli bildirisi sayılabilir.Batı etkilerine kapalı halk şiirimize açık bir tutum içindedir.Bireysel konulara yönelmiştir.Şiirlerinde Anadolu'yu, memleket sevgisini anlatır.Şiirlerinde ele aldığı başlıca temalar aşk, hasret, tabiat, ölüm, kahramanlık ve ihtirastır.O, gücünü gösterişsiz söyleyişi içine serpiştirdiği lirizmden ve toplumun beğenisinden alır.Duygu ve düşünceyi bir arada yürüten, romantik ve realist konuları ve hayatları işleyen şiirleriyle ün yapmıştır.
--------------------
-Osmanzade Hamdi Bey'e-
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;
"Gönlümü çekse de yârin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgârın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış haram diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi:
"Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
Şehir Tiyatroları'ndan iki yeni oyun, bir sahne
İSTANBUL Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, önümüzdeki ay iki yeni oyunla seyircilerin karşısına çıkacak. William Shakespeare'in yazdığı, Kemal Başar'ın yönettiği Romeo ve Juliet ile Özen Yula'nın yazdığı, M. Nurullah Tuncer'in yönettiği Dünyanın Ortasında Bir Yer adlı oyunları, ilk kez martta tiyatroseverlerle buluşacak. Ayrıca, Martta Küçükçekmece Kültür ve Sanat Merkezi Sahnesi de 'perde' diyecek. Yeni sahnede Bozuk Düzen ve Gizli Oturum sahnelenecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)