15 Şubat 2010 Pazartesi

herşey yapılabilir bir beyaz kağıtla..


ünyaca ünlü "Hollywood" yazısının üzerine, bölgede lüks konutlar inşa etmeyi planlayan şirketi engellemek için "Save the Peak" (Dağı Kurtarın) yazısı geçirildi.

Los Angeles Belediyesi ve Trust For Public Land adlı kuruluş etrafında birleşen çevreci grup, bitişikteki tepeyi yapılaşmadan kurtarmak için para toplamaya çalışıyor. Trust For Public Land’in sözcüsü, yazının salıya kadar kalacağını bildirdi.

Grup, merkezi Chicago’da bulunan şirketten Cahuenga Tepesindeki yaklaşık 60 dönümlük araziyi satın almak için gerekli 12,5 milyon doların 7 milyon dolarını topladı.

Kalan parayı toplamak için 14 Nisana kadar süresi bulunan çevreci grup daha önce California bölgesinde 1 milyon hektarı aşkın bölgeyi yapılaşmadan kurtarmıştı.

Grubun topladığı 7 milyon doların 1 milyon dolarını ünlü Amerikalı kuyumcu Tiffany bağışladı.

Hollywodd yazısı ilk olarak 1923’te bölgedeki arazilerin satılması ve yapılaşmanın artmasını sağlamak amacıyla "Hollywoodland" şirketinin reklamı için yerleştirilmiş, zamanla bölgeyle özdeşleştikten sonra 1949’da Hollywood ticaret odası, son dört harfini kaldırarak 14 metre uzunluğundaki harflerin restorasyonunu yapmak üzere Los Angeles Belediyesiyle anlaşmıştı.

7. sanatın ve pop kültürünün ikonu haline gelen 9 harf bugün çok hassas bir alarm sistemiyle koruma altında bulunuyor ve düzenli restore ediliyor.

Britanyalı aktris Peg Entwistle 1932’de H harfinden kendini aşağı atarak intihar etmişti

Prenses 'Picasso' için İstanbul'a geliyor


Dünyaca ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso'ya ait gravürlerin Pera Müzesi'ndeki sergisinin açılışına, İspanya Prensesi Elena'nın da katılacağı açıklandı.

Mapfre Vakfına ait "Suite Vollard" sergisinin açılışı nedeniyle, İspanya Kralı Juan Carlos'un büyük kızı olan ve yeni boşandığı için basının yoğun ilgisini çeken Prenses Elena'nın İstanbul'a gideceği bildirildi.

Açılışta ayrıca Cervantes Enstitüsü Vakfı Direktörü Carmen Caffarel, Pera Müzesi Direktörü Özalp Birol ve Mapfre Vakfını temsilen Pablo Jimenez Burillo'nun da olacağı belirtildi.

Mapfre Vakfı, Cervantes Enstitüsü ile Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından organize edilen, İspanya'nın Ankara Büyükelçiliği'nin de destek verdiği "Picasso-Suite Vollard" gravürler sergisinde Picasso'nun 1930-1937 yıllarında arasında yaptığı 100 adet gravür sergilenecek.

16 Şubatta açılacak sergi, 18 Nisan 2010 tarihine kadar açık kalacak. Söz konusu sergi, 2009 Kasım ayında Yeni Delhi'de, Cervantes Enstitüsünde sergilenmişti.

“La Dolce Vita”


İtalyan sinemasının baş yapıtlarından “La Dolce Vita” (Tatlı Hayat), bu yıl 50 yaşında. Bugüne kadar 13 milyon İtalyan tarafından izlendiği tahmin ediliyor. Dünyada ise kaç kişinin izlediği bilinmiyor. 2003’te temizlenerek dijitale aktarılan kült filmin 50. yaşı, İtalya’da coşkuyla kutlanıyor.


Peki usta yönetmen Federico Fellini’ye ilham kaynağı olan; çılgınlık, savurganlık, şehvet, dedikodu ve eğlencede sınır tanımayan Roma jet sosyetesinin mimarı kimdi, Tatlı Hayat’ın ateşini kim yaktı biliyor musunuz?

1950’lerin sonunda, 2. Dünya Savaşı yaralarını Marshall yardımı ile sarmaya çalışan İtalya... Kendi ülkelerinde eğlenmenin tadına varamayan asiller, milyarderler, sürgündeki krallar, başkent Roma’nın 375 metre uzunluğundaki ünlü “Via Veneto” sokağındaki lüks otelleri, gece kulüplerini ve kafeleri sabaha dek mesken tutardı. Sürgündeki 135 kiloluk Mısır Kralı Faruk, yanında çocuk denecek yaşta kızlarla bu gecelerin en renkli simasıydı.

Saydığımız kişiler, özel düzenlenen partilerde boy göstererek, o devrin biraz da Vatikan’ın etkisiyle kabul edemediği tüm çılgınlıkları yapar, kurtlarını dökerdi. İran havyarı, İsviçre tereyağı, Fransız şampanyası zevkli masaların değişmez mönüsüydü. Bu hızlı hayatı görüntülemek isteyen İtalyan şipşakçılar, “Leika” marka kutu fotoğraf makineleriyle restoranların, kulüplerin, otellerin önünde nöbet tutarlar, sarhoş kurbanlarının suratına flaşı patlatarak kaçarlar, sonra sokak aralarında kovalamacalar başlardı. Tabana kuvvet füze gibi kaçan ve yakalanma riski en az olanı da tüy sıklet fotoğrafçı Tazio Secchiaroli idi. Tazio, Fellini’nin Tatlı Hayat filmindeki “Paparazzo” karakteriydi, yani “Füzebaba”.
5 Kasım 1958’e dönersek; o gece uyanık Tazio bir duyum aldı. Ünlü “Rugantino” lokalinde Amerikalı milyarder Vanderbilt Hanedanı’ndan Peter Howard, Kontes Olbina de Robilant onuruna bir parti veriyordu. Partiye Roma sosyetesinin ekabir takımı katılıyordu.
Tazio boynunda makinesi, soluğu “Rugantino”da aldı. Kimse şipşakçıyı kovmadı. Hatta kendisine şampanya bile ikram edildi. Millet kendi havasındaydı. Orkestra rumbalar, sambalar, mambolar çalıyor, içki su gibi tüketiliyordu. Ev sahibi Peter Howard, gece yarısından sonra Kral Faruk’un mutlaka uğrayacağını öğrendi. Ona bir sürpriz yapması gerekiyordu. Hemen “Rugantino”nun sahibine koştu. “Aman Romolo bana hemen bir dansöz bul, kralın karşısında göbek atsın, eğlendirsin, kıvırtsın” emrini verdi. “Ücreti ne ise üç katını veririm” diye de ekledi. Bir saat sonra dansöz bulunmuştu ama Kral Faruk “Cafe de Paris”de sızdığı için partiyi kaçırmıştı.

GİZEMLİ DANSÖZ LA TURCA

Dansöze “La Turca” (Türk) diyorlardı. Ermeni asıllı bir Türk’tü. Yanında kostümünü getirmemişti. Parti alabildiğine havalanmıştı. “Böyle, olduğun gibi dans et” dediler. Oryantal müzik başladı. “La Turca” gizemli, tahrik edici bel bükmelere, kalça sallamalara, kıvırmalara, göbek atmalara başladı. İşte ne olduysa o anda oldu. Peter Howard “Üzerindekileri çıkart” komutu verdi. Ayşe Nana adlı dansöz, yavaş yavaş bej giysisini çıkarttı, iç çamaşırları ile kaldı. Gözü dönmüş, kafası dumanlı erkekler ceketlerini çıkartarak yere sererken kadınlar üç beş adım geri çekildiler. Peter Howard adeta emir verircesine “Sutyenini de at!” diye bağırdı. “La Turca” etrafındaki kadınları işaret etti. Utandığını dile getirdi ama ısrarlara dayanamadı ve büyük skandallara yol açacak, sansürlere uğrayacak, Katolik dünyasını öfkelendirecek, belki yaşamını olumsuz olarak değiştirecek, kimine de ilham verecek ve de “La Dolce Vita”yı başlatacak hareketi yaparak kopçayı açıverdi.
İşte o an usta şipşakçı Tazio, gerilerden koparak sahneye atladı ve flaşı arka arkaya patlattı. “Tatlı Hayat”ın simgelendiği anı ölümsüzleştiriyordu. Kendisinden başka fotoğrafçı yoktu lokalde. Ama sekizinci flaş patlamayınca başından kaynar sular döküldü. Makara bitmişti. Çaktırmadan “Rugantino”yu terk etti.
Motosikletine atladığı gibi gazetelerin, dergilerin gece nöbetçilerine çullandı. Elinde inanılmaz skandal fotoğraflar vardı. Ertesi gün “L’Espresso” dergisinin yazı işleri müdürü, Ayşe Nana’nın çıplak fotoğraflarını görünce tırnaklarını yemeye başladı. Bu harika kareler asla yayınlanamazdı. Bböyle açık saçık fotoğraflara Vatikan tahammül edemezdi.

MEMELERİN UCU BANTLANDI

Sonunda “La Turca”nın göğüslerinin ucu bantlandı ve resimler basıldı. Tazio’nun skandal fotoğrafları ile bir çığır açıldı. O güne kadar filmleri pek tutmayan Federico Fellini, “Paparazzo” karakterinden yola çıkarak ölümsüz “La Dolce Vita” eserini yarattı. Paparazzo’nun yanına bir de gazeteci monte etmek gerekiyordu. Hani gece ağzında sigara, lokal lokal dolaşıp atlatma haber peşinde koşan türden. Fellini, o dönem yıldızı parlayan “Latin Lover” lakaplı Marcello Mastroianni’yi seçti. Bir de yabancı bir kadın olmalıydı. Marcello’ya, yani yakışıklı İtalyan’a aşık olacak ve senaryoyu sürükleyecek. Tesadüfen o partide, Ayşe Nana’yı soğuk ve lacivert gözleri fal taşı gibi açılmış izleyen Anita Ekberg de vardı. Cinecitta Stüdyoları’nda şansını kovalayan İsveçli genç bir oyuncuydu. Fellini onu da kadroya aldı.
Çekimler başladığında Fellini’nin elinde somut bir senaryo yoktu. Gün be gün ortama, Via Veneto Sokağı’nda yaşananlara göre takılıyor, bunu sette uyguluyordu. Bir gün “Cafe de Paris”de tembel tembel oturup ilham avına çıkmışken, dahiyane bir sahne geldi gözünün önüne. Anita Ekberg’i, tarihi Aşk Çeşmesi’ne sokacaktı. Hemen ekibini topladı. Çekim o gece yapılacaktı. Gerekli izinler alındı. Yalnız kış ayıydı, Anita Ekberg tutturdu “Ben bu soğukta girmem çeşmeye” diye.

TANIKLAR ANLATIYOR

Ekberg, 2003 yılında yaptığımız röportajda o sahnenin çekimini şöyle anlatacaktı: “Zaten hazır senaryo ile çalışmadığımızdan stres içindeydik. Bana koştu ‘Bella Svedese (Güzel İsveçli), haydi hemen gidiyoruz. Aşk Çeşmesi’ne gireceksin’ dedi. Ben ‘Aklınızı mı kaçırdınız’ diye itiraz ettim. Fellini bu! Allem etti kallem etti beni tavladı. Gece saat üçte onlarca sıcak çay, kahve içtikten sonra prova bile yapmadan üzerimdeki kürkü çıkartıp savurduktan sonra beni adeta Aşk Çeşmesi’ne itti. O sahne saman alevi gibi parladı ve beni şöhrete ulaştırdı, ne yazık ki gerisi gelmedi. Vatikan filmi ve beni aforoz edince bir daha başrol pek bulamadım.”

ÜNLÜLER GALAYA AKIN ETTİ

Filmin ilk galası 5 Şubat 1960’ta Milano’da yapıldı. İkinci gala 13 Şubat 1960’ta Roma’daydı. La Dolce Vita’yı yerinde yaşamak, macerasını tatmak için Humphrey Bogart, Lauren Bacall, Ava Gardner, Cary Grant, Kim Novak, Shelley Winters, Kirk Douglas, Robert Taylor, Erol Flynn, Marlyn Monroe, Charlton Heston, Gary Cooper soluğu Roma’da aldılar.

14 Şubat 2010 Pazar

'Bir Gün Bir Fotoğraf' Maltepe Nazım Kültürevinde


Volkan Doğar'ın hayatın her anına, sokağa ve insana dair temaslarını yansıtan fotoğraflar Bir Gün Bir Fotoğraf başlığıyla Maltepe Nazım Kültürevi'nde sergileniyor.

Fotoğraf sanatçısı Volkan Doğar’ın bir ay boyunca İstanbul'un sokaklarını karış karış gezerek, vizörünün süzgecinden geçirdiği fotoğraflarından oluşan sergi “Bir Gün Bir Fotoğraf – İstanbul” bugün Malzete Nazım Kültürevi’nde açılıyor. 13 Mart’a kadar izlenebilecek olan serginin açılışı bugün saat 19.00’da yapılacak. Bir belgesel fotoğraf çalışması olan “Bir Gün Bir Fotoğraf – İstanbul”, hayatın her anına, sokağa, insana dokunmaya, uzak kaldıklarımıza doğrudan tanıklık etmeye davet ediyor.

Fotoğrafa 2001 yılında başlayan Volkan Doğar, Marmara Üniversitesi Haber Ajansı’nda fotoğraf editörü ve istihbarat şefi olarak çalıştı. Ulusal ve Uluslararası birçok yayın için foto-röportajlar üretti. Era Medya Dergi Grubu’nda dört yıl sürdürdüğü fotoğraf editörlüğü görevinden ayrılıp, serbest fotoğrafçı olarak, belgesel fotoğraf projeleri üzerinde çalışmalarını sürdürüyor.

hergün bir şair (Oktay Rıfat)


10 Haziran 1914'de Trabzon'da doğdu. Ankara Erkek Lisesi'ni, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Devlet sınavını kazanarak Maliye Bakanlığı hesabına Paris'e gönderildi. II. Dünya Savaşı nedeniyle, orada yaptığı doktora çalışmasını tamamlayamadan 1940 yılında Türkiye'ye döndü. Bir süre Maliye Bakanlığı'nda, daha sonra Matbuat Umum Müdürlüğü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü)'nde çalıştı. Serbest avukatlık yaptı. 1955 yılında İstanbul'a yerleşerek avukatlığını sürdürdü. Sonra Devlet Demir Yolları'na girdi ve emekli olana dek bu kurumda çalıştı.

Ankara Erkek Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başlayan Oktay Rıfat, ilk şiirlerini 1936- 1944 yılları arasında Varlık Dergisi’nde yayımlamıştı. İlk şiirlerinde hece veznini kullanmaktaydı, daha sonra serbest vezne geçti. 1941 yılında Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını yayımlayarak Garip şiir akımının öncülerinden oldu. Garip dönemi şiirlerinde kentte yaşayan sıradan insanların günlük yaşamlarına şaşırtıcı, alaycı bir söyleyişle yaklaşmıştı.
Perçemli Sokak adlı kitabıyla Türk şiirinde İkinci Yeni denilen anlayışa, anlamca kapalı bir şiire yöneldi. Türkçe'nin ses zenginliğini, geniş bir sözcük dağarcığıyla ustalıkla kullanan unutulmaz şiirler yazdı. Kitaptan kitaba değişen şiiri ile Türk şiirinin genel akışını en çok etkileyen şairlerden sayılmaktadır.
Oktay Rıfat tiyatro oyunu ve roman türünde de eserler veren Oktay Rıfat’ın şiir üzerine kuramsal yazıları da bulunmaktadır.
« 'Oktay Rifat'in şiirsel konjonktörü büyük inip çıkmalar gösteriyor. Her değişiş, bir öncekinin bazı yönlerden tam tersiymiş izlenimini uyandırıyor okurda. Yalnız bunların kimlik değistirmeyle bir ilgisi yok. İlhan Berk gibi her değişişte bir önceki dönemi yadsımıyor, inkar etmiyor. Ve tuhaf bir şekilde -böyle diyebiliyorum-, başta yadırgansa da, birbirinin tersi olarak belirmiş dönemler ve bu dönemlerin ürünleri birbirine bağlaniyor; eklem yerleri o ters çıkış noktaları olmak üzere »
(Cemal Süreya, 1976)

----------------------

yağmurlar

sonra yağmurlar başladı, gitti cambazlar,
silindi çadırların yazısı ovadan.
portakal rengi oğlan, mavi memeli kız,
n'oldu onlara! nasıl da böyle bittiler!
bir gülümseme kaldı duvarlarda yazdan,
ölü resimlerle savruldular sokakta.
yürümekten çok uçmaya yakın, güneşle
açıktı elleri. mahzun ve düşünceli,
hafif bir yaşama doğru ittiler bizi.
onlar ölçülü ve usta, biz dalgın, savruk,
düşleriyle geride. artık ne varsa boş,
ne varsa kirli, cıvık! bir düşman ordusu
gibi geçiyor üstümüzden, saçlarından
sürüyerek göçmen kuşları, yuvarlak, mor,
deniz gibi hoyrat, dağlar gibi görkemli
bulutlarıyla gök ve yağmurlar başladı.

Oktay Rıfat

14 Şubat Pazar yazısı

Ne yazsam diye düşünmenin bir anlamı yok. Belli yazılacak olan. Gün 14 şubat. Her yer kırmızı çünkü. Hem akşamdan kalma bir mutluluğun, tiyatro seviciliğin gölgesinde gözlerin umutları da var.. ki zaten yazıya vesile gözleri..

Büyük bir kapitalist oyun olduğunun farkındayım günün ve fakat gerekli değil mi sevgilinin gözlerine daha bir anlamlı bakılan böyle özel günler insanlığa? Elbette gerekli.

Dün akşam muhteşem diyemesem de izlenmeye değer bir tiyatro oyununun galasında, yanımda, günlerdir yazdığım bahsettiğim yazılarımda, gözlerin sahibi kadın, oyuna mı konsantre olsam, gözlerinden mi gözlerimi ayırsam bilemedim. Utangaç ve tesadüf havası verilen birkaç rastlaşmasından sonra ellerimizin, kavuşma anı paha biçilemezdi. Dün akşam gözlerinin terkisine bir çocuk kreşi açılmış kadınla birlikte izlediğim oyundan aldığım keyfi bugüne kadar nadir zamanlarda duyumsadım sanırım. yada duyumsamadım hiç.

Neyse sonra caddelerine kırmızı ışıklardan gölgelerin düştüğü sokaklarda, kalp resimleri ve siluetleriyle kaplı dükkanların pahalı vitrinlerine paralel yürüdük şehrin. Ellerim ellerinde, gözlerim sonsuz.. bir de gitmek vardı.. orasını düşünmüyorum. Gidebilme ihtimali onun kemiriyor sanki bedenimi. Gitme ihtimaline onun eriyorum yavaşça.. ama kaç gündür yazıyorum ya, Belki? Büyük umutla…


uur

İran, British Museum ile ilişkilerini kesti


İran, Kiros Silindiri'nin iadesini bir türlü gerçekleştirmeyen British Museum'u UNESCO'ya şikayet edecek. Müze, Anadolu'daki uygarlıklara ait pek çok eseri de elinde tutuyor.

İran, Pers uygarlığına ait antik bir eseri geri vermeyi reddeden British Museum ile ilişkilerini kesti. Buna göre, İngiltere’den gelen arkeoloji ekiplerinin ülkede çalışma yapmasına da izin verilmeyecek.

İran Kültürel Miras Kurumu, "Kiros Silindiri" adlı eserin iadesi için British Museum'a başvurmuş ve geçen yıl Ocak ayında anlaşmaya varılmıştı. Fakat eserin hala gönderilmemesi üzerine Ekim ayında yeniden yazışmalar yapan Kurum, Müzeye iki aylık süre tanımıştı. Kurumun Genel Müdürü Hamid Bahai, geçtiğimiz günlerde konu ile ilgili bir açıklama yaptı. Bahai, eserin İran’a devrinin hala gerçekleşmediğini, bu nedenle British Museum ile ilişkilerini kestiklerini ve Müzeyi Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu’na (UNESCO) şikayet etmeye hazırlandıklarını söyledi.

Bahai, “British Museum önce Eylül ayında eseri bize göndereceğini bildirdi, daha sonra Kasım ayını telaffuz ettiler. Ardından Aşure Günü olaylarını gerekçe göstererek eseri gönderemediklerini söylediler. Son olarak ise 16 Ocak tarihini verdiler. Kendilerine tanıdığımız süre artık nihai olarak dolmuştur. Yüklenmiş halde sevkiyatı bekleyen silindiri korumak için şu ana dek 200 bin dolar civarında güvenlik harcaması yaptık” dedi.

Eser İngiltere'ye nasıl gitti?
1879 yılında Asurolog Hormuzd Rassam tarafından bulunan Kiros Silindiri, Asuri asıllı bir İngiliz vatandaşı olan Rassam’ın aracılığıyla British Museum’a nakledilmişti ve kısa süre öncesine kadar da orada sergilenmekteydi. Ocak 2009’da British Museum Genel Müdürü Neil MacGregor, silindirin İran Ulusal Müzesi’ne nakledileceğine dair söz vermiş, silindir nakliyat için Müze'den alınmış, ancak Müze yönetimi daha sonra İran’daki siyasi karışıklıkları bahane ederek sevkiyatı defalarca ertelemişti.

Türkiye'de yapılan çeşitli kazılar sırasında bulunarak İngiltere'ye götürülen, Artemis Tapınağı ve Halikarnas Mozolesi gibi dünya kültür mirasının önemli bileşenlerine ait kalıntılar da halen British Museum'da sergileniyor. Benzer bir durum, Almanya ve Fransa gibi ülkeler için de geçerli. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Kasım ayında Paris'teki Louvre Müzesi'nin üst yöneticisi Henri Loyrette'e, müzedeki İzmir'e ait eserlerin (özellikle de Smyrna Apollonu ve Smyrna Jüpiteri heykellerinin) iade edilmesi talebiyle mektup göndermişti. Mısır da benzer girişimlerde bulunuyor. Ülkenin antik eserler başsorumlusu Zahi Hawass, aralık ayında Berlin Neues Museum'dan Nefertiti büstünü istemiş, British Museum'a da Rosetta Taşı'nın iadesi için başvuracağını açıklamıştı.

Kiros Silindiri nedir?
MÖ 539 yılında Babil’i fetheden Pers imparatoru Kiros tarafından yaptırılmış olan Kiros Silindiri, Babil tanrısı Marduk’a seslenen çivi yazısı bir metin içeriyor. Marduk’a hitaben Babillilerin yaşamını nasıl iyileştirdiğini anlatan Büyük Kiros'un bildirisi, Babilli kölelerin serbest ve özgür olması gerektiğinden bahsettiği için, bazı otoritelerce "ilk insan hakları bildirgesi" olarak da kabul ediliyor.